Öne çıkan

Herkes kendi odasında oynasın


Toplumdaki kurumlar doğal olarak birbirine benzer. 
Devlet, siyasi kurumlar, üniversiteler, dernekler, şirketler.
En çok benzedikleri boyut içerideki güç savaşlarıdır. 

Aile şirketleri de bundan nasibini fazlasıyla alır.

Bir aile şirketinde yönetici iseniz ve aileden değilseniz, politik oyunlar olimpiyadına hazır olursunuz zamanla.
Çünkü herhangi bir şirkette oynamanız gereken politik denge oyununun yanısıra aile ile ilişkiler oyununda da başarılı olmanız gerekir.

Yabancı aile şirketleri danışmanları (ve bu danışmanların yazdığı kitaplar) aile şirketlerini 4 odalı bir ev gibi modellerler. Benim bakışım eskiden 3 odalı iken şimdilerde 3+1 olduğudur. 
Odaların birinde büyük aile yaşar. Diğerinde şirkette hissedar olanlar (veya henüz hissedar olmasalar da şirkette full-time çalışanlar) yaşar. Siz ve diğer yöneticiler de üçüncü odada yaşarsınız. Benim 3+1 dediğimde yani salonda da yönetim kurulu toplanır. Dışarıdan üyeler de olduğu için böyle bir salona ihtiyaç duyulmaya başlandı son yıllarda. 

Yöneticiler zamanla sadece kendi odasında (yöneticiler odasında) oynamayı öğrenir. Oradaki iç dengeler yeterince zorlayıcıdır, ayrıca diğer odalarda oynanan “maçların” sonucu -istisnalar kaideyi bozmaz- baştan beli olduğu için oralarda oynamak çok da heyecan vermez.

Bunun çok da kolay olmadığını yaşayanlar bilir. 
İki nedenle zordur kendi odanda kalmak. 

Birincisi, her odanın kendi iç sıkıntıları olsa da dışarıdan cazip görünen yanları da vardır. Ayrıca diğer odalardakiler zaman zaman yönetici odasındakiler ile tavla oynamayı, dostluklar kurmayı, “koalisyonlar” oluşturmayı severler de. 

İkincisi ise, yöneticilerin odasında devam eden iç politika oyunlarında güç kazanmak için diğer odalardan destek almanın da önemli ve gerekli görüldüğü durumlar çok olmuştur. Sizin de içinizden geçer diğer odalardaki oyuncular ile yakın olmak, onların desteğini almak. 
……
Benim gördüğüm, genetik ve kan bağını aşmak imkansıza yakındır. Bunu başaran nadir kişilerden biri olmaya çalışanlar değil, mesafeyi koruyanlar başarılı olur. Uzun süreli görev süresi olur.  

İhtiyacı olduğunu düşündüğü gücü ve desteği diğer odalardaki güç savaşlarına dahil olarak değil, içinde bulunduğu yöneticiler odasında kurduğu güçlü takımdan, gerektiğinde kullandığı dış danışmanlardan ve bağımsız uzman kurumlardan sağlar.

Bir de önemli olaylarda ve gelişmelerde aileyi ön plana çıkarmanın, iletişimde ailenin başarıdaki payını anlatmanın pek de zararı olmadığını söylemek gerekir. 

Kabul etmek gerekir ki yöneticiler odasından çıkıp evlilik yolu ile diğer odalara girme hakkı elde edenler ile emeklilik sonrasında salona geçenlerin durumu biraz daha karmaşıktır. Sınırlar bulanıklaşır, ilişkiler çok uzun zaman çok boyutlu olarak devam eder.

….

Daha önce de paylaşmıştım.

Bir aile şirketi patronu için “en zor karar”, işleri kendisi ile beraber (belki de kendisinden sonra) yönetecek yöneticileri bulmak ve onları yönetmektir. Aileden veya dışarıdan. 

Patronlar şirketlere müdür veya yönetici adayı alırken veya içeridekileri terfi için değerlendirirken yetkinliklerine, empatisinin yüksek olmasına, takım oyuncusu olmasına, iletişiminin kuvvetli olmasına, ilişki yönetiminde kimseyle problem yaşamamasına, iyi insan özellikleri taşımasına eskiye göre çok daha fazla önem veriyorlar. 

“Tepedeki tek adam” pozisyonu için ise tanım çok farklı ve yıllar içinde fazla değişmedi. Zor kararları almakta tereddüt etmeyecek, bu kararları alırken duygularını, çevre baskısını, hatta kendi kafasındaki edep, etik gibi baskıları geri plana atabilecek, herkese hoş görünmeye çalışmaktansa yapılması gerekeni yapacak, nazik ama acımasız, cüretkar hatta pervasız. 

“Tepe” için kendileri gibi “güçlü adam” arıyorlar.

Öne çıkan

Aile Şirketinden Girişimci Aileye


Aile şirketleri hakkında çıkan yazılar aile şirketlerinin azının ikinci nesilde de başarılı olduğunu bunlardan çok azının da üçüncü nesile intikal ettiğini anlatır. 

Hiç bir şey anlatmayan bir ölçü bu. Bence Hacıbekir vb bir kaç küçük işletmeden başkasını tarif etmiyor. (Nesiller boyu aynı evde oturulması gibi bunun da istisnai örnekleri olacaktır elbette.)

Kısacası problem terazide.

Bunun istatistiğinin yorumlanması da aynı ölçüde acımasız. “Aile şirketleri sürdürülebilir bir girişim birimi değildir” anlamı çıkaran çok. 

Terazimiz nesiller boyu AYNI işe sahip olunması değilse doğru terazi ne olabilir?

Ailenin nesiller boyunca büyüyen işlere yatırım yapan girişimci ruhunun korunması esas terazi olabilir. 

İş hayatında bir nesil 25-30 yıl ise, kurucu neslin kurduğu zaman çok iyi talebi olan işlerin müşterisi yaşlanıyor, yeni müşterinin de tüketim alışkanlıkları farklı oluyor. Bazı işler yenilenmek zorunda kalıyor bazıları yok oluyor. Bütün bu değişim de ikinci veya üçüncü nesle kırık not olarak yansıyabiliyor. 

Kurucuları takip eden nesiller, babaların/dedelerin kurduğu -belki de hikayesi bitmiş- işlerin sonucu ile değil kendi nesillerinin değer yaratan işlerini kurup, yönetebiliyorsa başarılı olarak kutlanmalılar.

Baştan beri de bu şekilde yönlendirilmeliler. “Bir gün bu işlerin başına sen geçeceksin” yerine ” sen de deden gibi yatırımcı olacaksın, neslinin ihtiyaçlarını neslinin teknolojisi ile karşılayıp değer yaratacaksın” diye fısıldanabilir kulaklarına. 

Kurucular çocuklara/torunlara, kendi işlerini kurma cesareti dışında belki biraz da tohum sermaye desteği verebilir. Ondan sonrasını kendi halledecektir yeni nesil.

Siz neler düşünüyorsunuz?

Öne çıkan

Aile Şirketlerinde yeni nesil nasıl yetiştiriliyor?


Tanıdığım aile şirketlerinin patronları yaşlar ilerledikçe çocuklarının şirket içinde liderlik rollerine geçmelerini istiyorlar. Aile şirketlerinin %25’i ikinci nesil hazırlığı yapmamış olduğu için büyük sıkıntı çekiyor.

Geçtiklerinde kaçınılmaz olarak karşılaşacakları sorunlara nasıl hazırlayabileceklerini öğreten, hayat okulundan başka bi kurum da olmadığı için içgüdülerle hareket ediyorlar.

Tanıdıkları, okudukları diğer patronlardan da çok etkileniyorlar.

Buradaki esas kaygı, aile varlığının iş yoluyla devam ettirilmesi oluyor. Yeni nesil gençlerin birey olarak gelişimi için iyi okullarda okutulmuş olmaları yeterli görülüyor.

Çağımız gençlerinin merakları varsa okumaları, gezmeleri ve öğrenmeleri çok zor değil artık. Her türlü kaynak online olarak erişilebiliyor.

Yeni nesilin esas ihtiyacının yetkinlikleri geliştirmek ve dayanıklılığı artırmak olarak görüyorum. Yaşamak için gereken yetkinlikleri daha iyi biliyorlar ama bir işi, insanları yönetmek konusunda gereken yetkinlikler konusunda farkındalıkları çok düşük olabiliyor. Kolay pes ediyorlar. Davet edildiğim üniversitelerde yaptığım konuşmalardan sonra sorulan sorulardan biri mutlaka “hayatın problemleri ile nasıl baş ettiniz?” oluyor.

Gençlerin dayanıklılıklarını artırmak için içselleştirmesi gereken en önemli özelliğin, hayatlarının kontrolünün -dış etkenlerin değil de- kendi ellerinde olduğuna inanmaları olduğunu düşünüyorum.

Patronların atlatmakta zorlandığı en büyük hayal kırıklığı, gençlerin onların tecrübelerini ve “savaş hikayelerini” dinlemekten keyif alsalar da pek bir şey öğrenmedikleri, herhangi bir yetkinlik edinmediklerini anlamak oluyor. Yeni nesil kendi deneyimleyerek öğreniyor.

İşlerini yeni nesile devretmek isteyen patronlar yeni neslin yetkinliklerini ve dayanıklılıklarını artırmak için neler yapıyor, neler gözlemliyorum?

Yeni nesilin yapmak istediklerinde engellenmemesi tam tersine desteklenmesi çok yaygın.

İşle ilgili (veya ilgisiz) konularda uğraşılan sorunların gelen nesille paylaşılması ve alternatifli çözümler üretmeleri istenmesi çoğu zaman işe yarıyor.

Başarısızlık ve hayat kırıklıklarda “her işte bir hayır var” diyerek bu başarısızlıktan alınabilecek derslere odaklanılmasını beceren az değil.

En az uygulananı ise gençlere bir sorumluluk verildiğinde sürekli enselerinde onu izleyen bir göz hissetmelerine neden olmamak olabilir.

Siz neler düşünüyorsunuz? Aile şirketlerinin yeni nesili yetiştirmesi için gördüğünüz “iyi uygulamalar” neler var?