Öne çıkan

Enflasyon ortamında şirketlerde Bütçe yapmak ve Performansı ölçmek


Kurumlarda bütçe dönemi. 
En çok duyduğum serzeniş “kur, enflasyon, fiyat varsayımı yapılamazken bütçe yapmak doğru mu?”

Bütçe toto gibi görülünce bu soru hiç haksız değil.

Bir trend çizgisi tutturacak şekilde hazırlanan ve bütçe departmanı içinde başlayıp biten bir bütçe ile ancak toto oynanır. 

Sonuçta hammadde fiyatlarını da, enerji fiyatlarını da çalışanların ücretlerini de bütçenize bakarak “bütçem bu kadar” diyip belirliyemiyorsunuz, piyasa belirliyor değil mi?

Siz bundan sonrasından sorumlusunuz, dış etkenlerden değil. Kur, emtia/enerji fiyatları sizin kontrolünüzde değil. Sizin kontrolünüzde olanlarda ne gibi insiyatifler kullanacaksınız? 

Belirli kur/fiyat aralıklarında “satış politikaları nasıl değişecek, hangi yatırımlar yapılacak veya ertelenecek, üretim artırılacak veya durdurulacak, maliyet artışları fiyata hangi mekanizmalarla yansıtılacak” gibi konuları tartışmış olmaktır bütçe süreci. 

Bu süreç yüksek katılımla yaşanırsa, kur/fiyat değişikliklerinde bütçe revize etmek zorunda kalmazsınız, herkes ne yapacağını biliyor olur. Revize edilecek tek şey yıl sonu mali durum tahminidir, o da bütçe değildir zaten.

Şirketin yöneticilerinin açık fikirli ve eleştirel olarak masaya oturduğu, her aktiviteyi ve bunların yarattığı harcamaları sorguladığı (bu yaptığımızın müşteriye ne faydası var, bugün kurgulasak aynısını mı yapardık vs.) “yeniden ve sıfırdan” bir bütçe ile elde edeceğiniz kazanımlar totoyu tutturmaktan çok daha fazla olacaktır. 

Bütçenin hazırlanması ve tartışılması sürecindeki öğrenimlerin önemli olduğu şirketlerde kur/enflasyon/fiyat birer senaryo bazıdır ancak. 

…..

Şirketlerin performansını değerlendirirken, kar amaçlı olan bu kuruluşların ne kadar kar ettiğine bakarız. Bunun yanısıra şirketin marka değerine, toplumdaki itibarına, yönetiminin kalitesine de bakarız elbette.

Borsadaki şirketleri dışarıdan değerlendiren bir yatırımcı/analist isek aynı sektördeki şirketleri kıyaslarken faiz, vergi amortisman öncesi ne kar ettiklerine kısaca FAVÖK’e (ingilizcesi ile EBITDA olarak günlük finans diline girmiştir) ve bu FAVÖK’ün ciroya oranına bakar, şirketleri bu bazda karşılaştırırız.

Bir şirketin üst düzey yöneticisi veya hissedarı isek bakacağımız yer FAVÖK’ten işletme sermayesi artışına ve yatırımlara giden parayı düşerek bulacağımız serbest nakit akışıdır (ingilizcesi ile FCF veya free cashflow olarak günlük finans diline girmiştir). Bilhassa işletme sermayesinin aydan aya ciddi değişimler içerdiği ortamlarda (emtia ve enerji fiyatlarındaki artış veya genel anlamda yüksek maliyet enflasyonu) FAVÖK güncel durumu gölgeler, gecikmeli olarak yansıtır. Sattığınız malın yerine stoğa çok daha yüksek maliyetli mal koyduğunuzu raporlarda geç görürsünüz hissedar/yatırımcı olarak. 

Ailem Beşiktaş’ta oturur. İnönü stadında gol olur, sesi gelir pencereden, TV’de hala atılmamıştır penaltı. Gecikmeli gelir görüntü. FAVÖK de hep geriden gelir.

Sonra da şirketin ne net kar ettiğine bakar hissedar/yatırımcı. Serbest nakit akışının genelde ekside olduğu bugünkü gibi ortamlarda net kar da çok yanıltıcı olur ama yanıltıcı olduğunun farkında olursunuz serbest nakit akışının fazlada mı ekside mi olduğunu biliyorsanız.

Mali işler yöneticileri DNA’ları itibarı ile muhafazakardır ve raporlamada değişiklik yapmayı çok sevmezler, (içlerinden geldiğim için iyi bilirim) ancak iş hayatının ilk 15 yılını yüksek enflasyon ortamında geçirmiş bir yönetici olarak raporda tek bir satıra bakacak olsam serbest nakit akışı satırına bakacağımı bilmelerini isterim.  

Enflasyon ortamında “kral nakittir” malum.

Öne çıkan

Holdingler yeni bir hikaye yazabilir mi?


Bugün ülkemizde klasik holding şirketi yapısı büyük bir değişimin eşiğinde. Ailelerin sahipliğini konsolide etmek, vergi optimizasyonu ve finansman kolaylıkları dolayısı ile kurulan yapı artık yatırımcıya değer yaratmıyor.

Holding’lerin çoğu Istanbul Borsası’nda işlem görüyor. Bazıları defter değerinin altında bazıları da hafif üstünde. Neden yatırımcı dostu değil holdingler?

Yıllarca “Holding” adı taşıyan veya “holding” yapısında yerlerde profesyonel yöneticilik yaptım, bir holdingin kuruculuğunu yaptım, bir çok holding patronuna danışmanlık yaptım/yapıyorum.

Bir holding, tanımı gereği, aynı yönetim tarafından sahip olunan ve yönetilen, çeşitlendirilmiş sektörlerde faaliyet gösteren büyük bir şirkettir. 

Holdingler, çeşitlilik ile riskin düşürüldüğü, markanın her anlamda (siyasi görünürlük, mali güç, çalışanlar için cazibe noktası vb) kaldıraç olarak kullanılarak büyümenin sağlandığı kurumlar olarak bilinir. İyi yönetilmediklerinde ise doğası gereği diğer şirketlerden daha savunmasızdırlar. 

Bir holdingin değeri sahip olduğu şirketlerin değerlerinin toplamından fazla olması gerekirken bugün bir çok holdingin değerli şirketleri yanısıra, değeri düşmekte olan şirketleri ve riskli yatırımları olduğu için holding değerlerinde ciddi iskonto vardır.

Ne yapılabilir?

Holdingler ailelerin varlıklarının konsolide edildiği varlık havuzları gibi değil, uzun vadeli yatırım fonları gibi yönetilmelidir. Warren Buffet’ın Berhshire Hataway şirketi buna güzel bir örnektir.

Holding yöneticileri Holding’in iştiraki olan şirketlerin amiri değil, yönettikleri iştirak portföyünden en iyi verimi almak için riskleri yöneten yatırım uzmanları olmak durumundadır. 

Bugün holdinglerimizin çoğunun CEO vb yöneticileri daha önce o Holding çatısı altındaki amiral gemisi konumundaki şirketin genel müdürlüğünden gelmiş oluyorlar. Halbuki holding yönetimleri hangi sektörlerde yatırım yapacaklarına, ne tür riskler alıp ne tür riskler almayacaklarına, bir iştirakte ek yatırım kararının nasıl alınacağına, bir iştirakten kısmen veya tamamen çıkılmasına olmuyorsa tasfiye edilmesine, temettü politikalarına, finansman modellerine karar verecek yetkinlik ve tecrübede olmalıdır.

Bu anlayışa geçmek, bir holding patronajının “hiç bir işimiz (babamızdan kalmış olsa bile) kalıcı değildir, hepsinden en iyi değeri yaratmaya çalışırız, değerini bulanı satabiliriz, yanlış yatırımlardan çıkabiliriz, işimiz yeni büyüme alanlarına yatırım yapmaktır” demesi hiç kolay değil. 

Ama yapıldığı takdirde yatırımcılarına çok daha fazla değer yaratacaklarına Borsa Istanbul’un en çok yatırımcı çeken şirketleri olacakların kesin gözüyle bakabiliriz. 

Siz neler düşünüyorsunuz?

Öne çıkan

Aile Şirketinden Girişimci Aileye


Aile şirketleri hakkında çıkan yazılar aile şirketlerinin azının ikinci nesilde de başarılı olduğunu bunlardan çok azının da üçüncü nesile intikal ettiğini anlatır. 

Hiç bir şey anlatmayan bir ölçü bu. Bence Hacıbekir vb bir kaç küçük işletmeden başkasını tarif etmiyor. (Nesiller boyu aynı evde oturulması gibi bunun da istisnai örnekleri olacaktır elbette.)

Kısacası problem terazide.

Bunun istatistiğinin yorumlanması da aynı ölçüde acımasız. “Aile şirketleri sürdürülebilir bir girişim birimi değildir” anlamı çıkaran çok. 

Terazimiz nesiller boyu AYNI işe sahip olunması değilse doğru terazi ne olabilir?

Ailenin nesiller boyunca büyüyen işlere yatırım yapan girişimci ruhunun korunması esas terazi olabilir. 

İş hayatında bir nesil 25-30 yıl ise, kurucu neslin kurduğu zaman çok iyi talebi olan işlerin müşterisi yaşlanıyor, yeni müşterinin de tüketim alışkanlıkları farklı oluyor. Bazı işler yenilenmek zorunda kalıyor bazıları yok oluyor. Bütün bu değişim de ikinci veya üçüncü nesle kırık not olarak yansıyabiliyor. 

Kurucuları takip eden nesiller, babaların/dedelerin kurduğu -belki de hikayesi bitmiş- işlerin sonucu ile değil kendi nesillerinin değer yaratan işlerini kurup, yönetebiliyorsa başarılı olarak kutlanmalılar.

Baştan beri de bu şekilde yönlendirilmeliler. “Bir gün bu işlerin başına sen geçeceksin” yerine ” sen de deden gibi yatırımcı olacaksın, neslinin ihtiyaçlarını neslinin teknolojisi ile karşılayıp değer yaratacaksın” diye fısıldanabilir kulaklarına. 

Kurucular çocuklara/torunlara, kendi işlerini kurma cesareti dışında belki biraz da tohum sermaye desteği verebilir. Ondan sonrasını kendi halledecektir yeni nesil.

Siz neler düşünüyorsunuz?