Varlık Yönetim Şirketleri ne işe yarar, nasıl çalışır?


5411 sayılı Bankacılık Kanununun 143. maddesi ile Türkiye’de finansal sistemin tahsili gecikmiş alacaklarının yönetimi ile Varlık Yönetimi Şirketleri yetkili kılınmıştır.
Bu sektör dünyada çok farklı şekillerde düzenlenirken, Türkiye’de bu görev baştan beri (2002) Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) tarafından yürütülmektedir.
Varlık Yönetim Şirketleri banka, faktoring, finansal kiralama, finansman kuruluşlarının ve kredi sigortası hizmeti veren sigorta şirketlerinin tahsili gecikmiş kredilerini devralarak, bankalara hem nakit kaynak aktarırlar, hem de bankaların uzmanlık alanı olmayan bir konuda verimsiz bir faaliyet göstermesinin önüne geçerler.
Varlık Yönetim Şirketleri kredi borçluları ile görüşmelerle ve bankalar tarafından başlatılmış hukuki süreçleri sürdürerek tahsilat yapmaya, böylece kredi portföylerini satın almak için yaptıkları yatırımlarını, tahsilat surecinde oluşan masraflarını ve faiz giderlerini karşılayıp, kar etmeye çalışırlar.
Varlık Yönetim Şirketleri 2008 yılından Eylül 2017 sonuna kadar 2,7 milyon kredi borçlusuna ait toplam anapara bakiyesi 35,3 milyar TL olan kredi portföylerini finansal kuruluşlardan devralmış, satın alma bedeli olarak da yaklaşık 3,8 milyar TL ödemişlerdir. Bugün faaliyet gösteren 14 Varlık Yönetim Şirketinde 1500 kredi çözüm uzmanı ve hukukçu çalışmaktadır.
Bankaların ortalama 2-3 yıl süresince yaptıkları yoğun tahsilat çabalarına rağmen tahsilat yapamadığı ve nihayetinde devrettiği bu kredilerden Varlık Yönetim Şirketlerinin tahsilat yapması da kolay ve çabuk olmamaktadır.
Bu portföylerin kredi borçluları, ya işini kaybetmiş, ya da gelirinin çok ötesinde kredi kullanmış kişi ve kuruluşlardan oluşmaktadır. Kredilerin varsa teminatları bankalar tarafından başlatılan hukuki süreçler sonucunda icra yolu ile satılmış olduğu için kredi borçlusunun bu krediyi geri ödemek için motivasyonu da yüksek olmamaktadır. Ancak kredi borçlusu bu kredilerdeki temerrüt halinin bıraktığı sicil tahribatını, finansal tüketici olarak uğradığı sınırlamaları (örneğin, yeni kredi kullanamamak) ve hukuki süreçler sonucunda getirilen sınırlamaları (örneğin maaş, araba, ev haczi vb.) kaldırmayı arzu ettiğinde bir çözüme ulaşmak mümkün olabilmektedir. Varlık Yönetim Şirketleri de kredi borçlusunun ödeme isteği ve kabiliyetini artırmak için faiz indirimi, uzun vadeli taksitli ödeme planı vb. öneriler ve esneklikler getirmek sureti ile çözüm sürecini hızlandırmaya çalışırlar.
Bu süreçte bugüne kadar 650 bin kredi borçlusu, borçlu konumundan, dolayısı ile finansal ve hukuki sınırlandırmalarından kurtulmuştur. Halihazırda 2,0 milyon kredi borçlusu daha Varlık Yönetim Şirketleri ile muhatap olarak sorunlarına çözüm bulmaya çalışmaktadır.
Varlık Yönetim Şirketlerinin kredi borçluları ile ilişkilerini düzenleyen kredi sözleşmeleri ve genel kanunlar (borçlar kanunu, icra-iflas kanunu, tüketici haklarını düzenleyen kanunlar vb.) olmakla birlikte ilişkinin sosyal boyutunu düzenleyen net bir mevzuat olmadığı için ilişkide zaman zaman sorunlar yaşanabilmektedir. Varlık Yönetim Şirketleri oluşturdukları sektör derneği vasıtası ile hem BDDK ile hem de diğer paydaşlar ile ortak çalışmalar yaparak bu sorunları ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Bu çerçevede yapılan algı araştırması sonuçlarına göre, kredi borçluları, yasal takip dosyalarının Varlık Yönetim Şirketlerine neden devredildiğini, bankaların bu borçları paketler halinde, ciddi bir iskonto ile Varlık Yönetim Şirketlerine satmaya razı olmalarına rağmen aynı iskontoyu neden kendilerine teklif etmediklerini anlayamadıklarını ve Varlık Yönetim Şirketlerinin alacaklarını tahsil edebilmek için kurdukları çağrı merkezleri vasıtası ile kendilerini sıkça aramalarından, e-posta, posta, SMS veya sesli mesaj göndermelerinden, rahatsızlık duyduklarını dile getirmektedir. Esasında bunlar başta bankalar olmak üzere tüm alacaklıların kullandığı standart iletişim kurma araçları ve tahsilat yöntemleri olup, kusursuz olmasalar da gayet iyi çalışmaktadır. Öyle olmasa yıllarca banka takibi ve hukuki süreçlerde çözülmeyen sorununun Varlık Yönetim Şirketlerine devrolduktan sonra çözümlenmesinden mutlu olan, bir anlamda ekonomik özgürlüğüne kavuşan insan sayısı da yüzbinlerle ifade edilir hale gelmezdi. Varlık Yönetim Şirketlerinin tüm bunlara rağmen eleştiri oklarının hedefine oturmasının temel nedeni, zaman içerisinde muhatap oldukları kredi borçlularının milyonlar seviyesine ulaşmış olması olsa gerek.
Akıllardaki soruların üzerinden tek tek giderek cevaplamaya çalışalım.
Bankalar tahsili gecikmiş alacak portföylerini neden satarlar?
Bankaların sattığı tahsili gecikmiş alacak portföyleri içerisinde binlerce vatandaşa ait kredi dosyası bulunmaktadır. Bunlar bankalar tarafından uzun bir süre hukuki süreçler de dahil olmak üzere takip edilmiş ancak tahsilat sağlanamayan dosyalardır. Portföy nüfusu genelde işsiz veya gelirleri borçlarını karşılamaktan çok uzak kalmış kişilerden oluşur. Takip süreleri uzadıkça takip/tahsilat maliyetleri de çok artmaktadır. Bankalar kendileri uğraşıp tahsil edeceğini tahmin ettiğine yakın ve hatta bazen daha da iyi bir getiriyi alarak bu dosyaları Varlık Yönetim Şirketlerine devrederek, hem asli işleri olan kaliteli kredi verme faaliyetine kaynak yaratmakta hem de önemli bir işletme yükünden kurtulmakta fayda görmektedir.
Bankalar benzer bir iskontoyu neden kredi borçlusuna uygulamaz?
İki ana neden sayabiliriz. Birincisi ‘kısmen tahsil imkanı olan’ ile ‘hiç tahsil imkanı olmayan’ arasındaki geniş bir bantta yer alan binlerce krediyi paketleyip satarken ortalama tahsilat beklentisinin ve dolayısı ile portföy satış fiyatının düşmesidir. (Örneğin kredi bakiyesinin ‘%30’u oranında tahsilat beklentisi olan kredi ile ‘Sıfır’ tahsilat beklentisi olan iki kredi bir pakete konduğunda ortalama tahsilat beklentisi doğrudan %15’e düşmektedir. O ‘%30’ tahsilatı da hemen yapamayacağını ve yapmak için de gerek banka içinde gerekse de hukuki süreçlerde yapacağı masrafı düşünen banka bu ikili kredi paketini kredi bakiyesinin %10’u oranında bir bedele satmakta bir sıkıntı görmemektedir.)
İkincisi, bankanın tüm kredi müşterilerinin %97’sinin (Türk bankacılık sisteminin cari tahsili gecikmiş alacak oranı %3 seviyesindedir) kredilerini faiz ve masrafları ile beraber muntazaman ödediği bir ortamda–haklı/haksız nedenlerle–borcunu ödeyemeyene kolaylık sağlanmasının yaratacağı ahlaki tehlike ve bunun sonucunda bankanın tüm aktif kalitesinin bozulması riskini bankanın almak istememesidir.
Yakın bir zaman kadar üçüncü bir neden bankacıların şahsi zimmet yükü̈ idi. Genel hatları ile Bankacılık Kanunu banka yöneticilerini kredilerin geri ödenmemesinde şahsen sorumlu tutabiliyordu. Dolayısı ile banka yöneticileri herhangi bir kredinin geri ödenmesinde anaparada indirim yapılması vb. kolaylıkları sağlarken şahsi risk aldıklarını düşünerek doğal olarak bu uygulamadan imtina ediyorlardı. 2017 Şubat ayında bankacılık mevzuatıyla, bankacılık usul ve prensiplerine uygun kredi kullandırma bu krediyi temdit etme veya ek kredi kullandırma, taksitlendirme, teminata bağlama veya yeniden yapılandırma işlemleri zimmet suçu olmaktan çıkarıldı.

Uzun oldu. Sabrınız için teşekkürler. Sizin de fikirlerinizi merak ediyorum. Yorum kısmına yazarsanız sevinirim.

Bu konuda daha önce hazırlanan bir video’yu da seyredebilirsiniz.


gt;

Ekonomi büyürken, KOBI niye batar?


En büyük pazarımız olan Avrupa Birliği ekonomik krizi atlatmak üzere.  Suriyede barış sağlandı gibi. 2017 yılının ilk yarısında Kredi garanti Fonu kaynaklı banka bilançosu desteği yerini buldu, ekonomi %7 büyüdü.

Ancak bu büyümeden tüm şirketler eşit oranda etkilenmiyor.

Büyümeye rağmen yine çekler karşılıksız çıkıyor, işletmeler kapıya kilit vuruyor.

Milletimizin girişimci ruhu kısa zamanda yenilerinin iş hayatına girmesini temin edecektir ama giden de gidiyor. Uzun süre kendini toparlayamıyor.

Yıllardır problemli şirketler ile uğraştığım için bu döngünün (yapamayan gider, değer yaratanlar devam eder) piyasa ekonomisinin temel kuralı olduğunu kabul etmekle birlikte, probleme girenlerin toparlanması, toparlanmıyorsa tasfiyesi veya el değiştirmesi süreci çok sancılı olduğu için ciddi kaynak israfı yarattığını da düşünüyorum.

Peki niye batıyorlar?Foto-finişdeki resme bakarsak sermayelerini yitirdikleri veya zaten sermayeleri olmadan çalıştıkları için diyebiliriz. Ancak bu kolaya kaçmak olur. Ne oluyor da yıllardır çalışan işletmeler sıkıntıya düşüyor ve toparlanamıyor?

Bir geriye gidersek 3 temel neden görüyoruz.

1. Müşteriyi pazarı kaybettikleri için, müşterinin yaşadığı sıkıntıları takip etmedikleri, takip etseler de kabullenemedikleri için diyebiliriz.

2. Büyümeyi yönetemedikleri için, küçük işletme iken dönen dükkanın büyüdükçe ihtiyacı olan insan ve sermaye ihmal edildiği için diyebiliriz.

3. Hesap bilmedikleri için, kar etmeyi önemsemedikleri, işletme sermayesi ihtiyacındaki artışları kompanse edecek dönüş hızını yakalayamadıkları, nakit akışını yönetemedikleri için diyebiliriz.

Birinci faktör, müşteriyi-pazarı kaybetmek çoğu zaman KOBİ sahibi tarafından ‘müdahale edilemeyecek dış gelişme’ olarak algılanıp, ‘kader’ gibi değerlendirilir. Halbuki, bir KOBİ himet veya mal ürettiği tüketici de olsa, büyük işletme de olsa, onun işlerinin nasıl gittiğini yakından takip edip, kendi yatırımlarını da azaltıp, çoğaltabilme esnekliğine sahiptir. Tam tersine mega firmaların işi krizlerde daha zordur. Okyanusun ortasındaki o koca geminin burnu kolay kolay çevrilemez veya kısa zamanda hız kesip, kıyıya yanaşamaz.

İkinci faktör, büyümeyi yönetmek bence birinciye göre daha zordur. Küçük işletme, büyüme yolunda, farkına varsa da, istese de, deli gibi arasa da iyi, doğru adamı, insan kaynağını bulamayabilir. Bulsa da ölçeği itibarı ile ikna edemeyebilir. Makina yatırımını veya artan işletme sermayesi ihtiyacını finanse edecek, krediyi bulamayabilir, bulsa de makul maliyetlerle edinemeyebilir.

Bu noktada girişimcinin esnekliği ve vizyonu önemlidir. Bulduğu, yanına almak istediği insanı maaş ile ikna edemeyebilir ama bu yolun sonu olmamalıdır. Hisse vermek, kardan pay vermek konularında cesur olunduğu takdirde, bugün benim tanıdığım bir çok iyi profesyonelin kabul edeceği şartlar oluşturulabilir.

Aynı şekilde kredi bulunamayabilir veya ehven şartlarda olmayabilir. Ortak almak, kendisi gibi küçük bir işletme ile birleşmek alternatiflerine açık olunduğu takdirde sermaye temininde de ciddi gelişme sağlanabilir.

Üçüncü faktör, fiyatlamanın ve nakit akışının disiplinli dirayetli yönetimidir. Bu faktörün kötü yönetimi bilhassa küçük işletmenin pazarda yer edinme, müşteri kapmak uğruna verdiği fiyat ve vade tavizleri ile başlar, farkında olunup zamanla düzeltilmediği takdirde de, çoğu şirket birinci yılını zor tamamlar. Ne boyda olursa olsun her işletme kar etmek zorundadır. Kar etmek işe devam etmenin maliyetidir, denir. Bunun tercümesi ürünü hizmeti fiyatlarken, tüm bir aylık, mevsimlik, belki de senelik maliyet yapınızı gözden geçirip, dönem sonunda kar edeceğiniz bir fiyat seviyesini tespit edip, kanınınızın son damlasına kadar taviz vermeden bunu uygulamaktır. Eğer fiyatta taviz vermek sürekli politikanız olursa zaten sonunda epey kan dökülecektir.Vade de aynı şekilde işler. Ürünü alan büyük işletme, KOBİ’den sürekli olarak vadeleri açmasını ister. Pazarlık gücü zayıf olan KOBİ, ilişkileri ile buna karşı duramıyorsa, sermayesini kuvvetlendirmek zorundadır. Bulabilse bile kredi maliyeti doğrudan sineye çekilmek zorundadır. Vadenin uzatılmasını isteyen alıcı bu vadenin maliyeti olan kredi faizine katlanmak istememekte bu yükü tedarikçisine transfer etmek istemektedir. Zaten zar-zor kar eden fiyatın üstüne bir de faiz maliyeti geldiğinde ay sonunu toparlamak mümkün olmaz.

Hammadde maliyetlerindeki artış da benzer iki negatif sonuç yaratır. Hem finanse edilmesi gereken stok tutarı artar hem de KOBİ bu fiyat artışlarını çoğu zaman alıcıya hemen kabul ettiremez. Kabul ettirene kadar geçen zamanda oluşan zarar ve kredi yükü KOBİ için oldürücü olabilir. KOBI’nin düşük katma değerli ürün satması bu nedenle büyük bir risktir. Ürünün içinde hammaddenin payının büyük olduğu ticarette, KOBI, alıcıları ile hammaddeyi dışarıda bırakacak veya hesabı ayrı tutulacak şekilde anlaşmalar yapmalıdır. Alıcıyı stokun finansmanına katkıda bulunmaya ve hammadde fiyat artışlarını hemen ürün fiyatına yansıtmaya ikna etmelidir. Bu çok kolay değil ama sağlıklı tedarikçi ilişkisini büyük alıcılar da tercih eder.  Büyük alıcı bunu kabul ederken KOBİ’nin de belli bir sermaye gücünün olmasını, yükü paylaşmasını bekler. Bu nedenle büyük alıcılara üretim yapmak bir çok KOBİ’nin başlangıçtaki hedefi olsa da, çok az KOBİ bu hedefe ulaşmış ve bu seviyede kalabilmiştir.

KOBİ sahibi girişimcinin veya ailesinin işe devam etmek için hırsı ve sermayesi olsa bile bu tür problemler yığıldığı zaman oturup, durumu değerlendirmesi, ‘tamam mı, devam mı’ kararını sağlıklı olarak vermesi de kültürümüzde alışık olmadığımız bir durumdur. Kar etmeden, kan (müşteri, insan, sermaye) kaybederek, bile bile devam etme, duvara çarpana kadar ısrar etme huyu da problemin mali boyutunu büyütmekten başka bir işe yaramayan önemli bir faktördür.

Zararın neresinden dönülse kardır. Durmak da (belki de fırtına geçene kadar geçici olarak) bir karardır ve tüm çevre faktörleri aleyhinize dönmüşse, çoğu zaman da en doğru karardır. ‘KOBI niye batar’ sorusunun cevabına bir yerde de ‘durmasını bilmediği için’ denebilir.

Sabrınız için teşekkürler. Sizin de fikirlerinizi merak ediyorum. Yorum kısmına yazarsanız sevinirim.

Bu konuda daha önceki yıllarda çektiğimiz bir videoyu da izlemek isterseniz buradan erişebilirsiniz.

Öne çıkan

Büyükten küçüğe…


Bir çok büyük şirket yöneticisi meslek hayatının bir döneminde küçük şirket yönetme heyecanına kapılır veya şartlar gereği mecbur kalır.

Arzu edilen değişimle gelen zorluklarla daha kolay başedilir, zoraki değişikliklerde ise her şey rahatsız eder.

İş hayatımın ilk 10 yılını büyük şirket yöneticisi olarak geçirdim. Daha sonra kariyerimde ilerleyebilmek için aynı grup içinde, 5 yıl boyunca, daha küçük veya yeni kurulan şirketlerde yöneticilik yaptım. Sonra da ayrılıp arkadaşlarım ile küçük yeni bir iş kurduk. Çok keyifli ama zorlu bir dönem yaşadım. Beni büyük şirkette başarılı kılan bir çok alışkanlığın küçük şirket yönetirken dezavantaja dönüştüğü gördüm.

Daha sonraları bir çok büyük şirkete dramatik dönüşüm dönemlerinde danışmanlık yaptık. Şirketler alındı, satıldı, ufaldı, birleşti, yeniden yapılandı sonuç olarak gözümüzün önünde yüzlerce yönetici yer değiştirdi. Bunlardan bazıları benzer işlere, önemli bir kısmı ise isteyerek veya istemeyerek daha küçük veya yeni kurulan şirketlere geçtiler.

Bu hafta sizlere kendi yaşadığım veya danışmanlık yaparken tanıştığım yöneticilerin yaşadığı bu deneyimlerden gözlemlerimi aktaracağım.

…..

Büyük şirketten küçük şirkete geçtiğimde ilk farkettiğim şey küçük şirkette günlük performansa olan etkimin inanılmaz derecede yüksek olacağı oldu. Olumlu ve olumsuz anlamda. Bu fikri genel olarak arzulamakla birlikte  hiç de hazır değildim. Her gün bir şeyler soruluyordu. Bazı durumlarda her gün her şey bana soruluyordu. Alacağım bu anlık kararların çoğunun ciddi hatta ölüm-kalım boyutunda olabileceğini hissediyordum. Büyük şirket yöneticisi olarak da ciddi konular ile uğraşır, kararlar alırdık ama belki de şirket büyük ve olgun olduğu için ölüm-kalım kararları veya işi batıracak türden tehditler ile her gün karşılaşmazdık. Küçük şirkette ise sanki her gün sırat köprüsünden geçiyorduk.

  • Banka ile mi çalışalım, faktoring ile mi?
  • Müşterinin çek defteri bitmiş, malı teslin edelim mi?
  • Muhasebeye tecrübeli biri mi alalım yoksa genç birini mi?
  • Daha fazla mal satmak için eksik fatura keselim mi kesmeyelim mi?
  • Çalışanların bordrosunu tam ücretten gösterelim mi, göstermeyelim mi?
  • Tahsilatta gecikince avukata mı havale edelim, bileği kuvvetli arkadaşlara mı?

Küçük şirketlere alışmaya çalışan büyük şirket yöneticilerinin alacakları günlük kararların hayati sonuçları olduğunu anlamaları ile beraber damarlarında alışık olmadıkları dozda adrenalin ve mesuliyet hissi dolaşmaya başlar. Buna adapte olmanın en pratik yolu mümkün olan en kısa zamanda muhakeme gücünüzü test edip ona güvenmektir.

İlk başta karar vermekten kaçınıyordum. “Ben olmasam ne yapacaktınız, nasıl düşünecek, ne karar alacaktınız?” diyerek ip uçları toplamaya çalıştım. Onların ilk kararlarını destekleyerek başladım, karar almaya. Daha sonra büyük şirket tecrübemin bana öğrettiği cevabı ikinci bir alternatif olarak masaya koymaya başladım. Konuyu bir şekilde karara vardırdım, masada bırakmadım.

Küçük şirkette çalışanların, müşterilerin ve şirketle iş yapan bankacıların, tedarikçilerin en anlamayamayacağı şey sizin kararsız kalmanız veya kararı başkasından beklediğinizi hissettirmenizdir. En emin olduğunuz konularda dahi bir yanılma payı bırakarak kararı bir an önce almak, tutmadıysa hızlı bir analiz yapmak, yanılgınız ölçekten kaynaklanıyorsa, kararı değiştirmekten gocunmamanız gerekir.

…..

Büyük şirketin kapısından çıkıp küçük şirketin kapısından girdiğimde  hayat hızı başımı döndürdü. Her şey “acil” idi. Büyük şirketlerde de hep bir meşguliyet vardır ama aceleye yer yoktur.

Büyük şirketlerde yönetim katmanları baklava gibi kat kattır. Aralarda da fıstık veya ceviz vardır. Bir çok kişinin oluru alınmadan karar süreci ilerlemez.

Büyük şirketlerin bu yönetim katmanlarını dolduran yöneticileri özellikle yanlış karar almamaya programlanmışlardır. Yanlış karar almaktansa karar almamayı tercih ederler. Çünkü, karar alınıp sonuçları istendiği gibi olmadığı takdirde, birilerinin otoritesi sarsılabilecek birilerinin sandalyesi sallanmaya başlayabilecektir.

Büyük şirketlerin mali durumları da genelde iyi olduğu veya kötü olmadığı için hiç bir şey acil değildir. Yürüyen koca bir çark vardır ve tartışılan karar bugün alınmazsa yarın hayatta önemli bir değişiklik olmayacaktır.

Uyulması gereken kurallar kitabı ve bu kitabın içinde her riski bertaraf edecek bir kural illaki vardır. Her şeyi daha pahalı, daha zor ve daha uzun sürede yapmanın yolu itina ile tarif edilmiştir. Kitaba göre sürat felakettir.

Küçük şirketlerde ise sürat en büyük avantajdır, başarının sırrıdır.

Büyük şirketlerde 1 yıl süren projeler küçük şirketlerde 1 ayda yapılabilir ve yapılmalıdır da. Bu büyük şirketlerden küçük şirketlere gelen yöneticilerin geçirmeleri gereken en büyük zihinsel dönüşümdür. Ama alıştıktan sonra da bu lüksten vazgeçemezler.

Bu dönüşümün zorluğu yeni bir şeyler yapmaktan ziyade yaptıklarından vazgeçmek zorunda olmaktan kaynaklanır. Detaylı yol haritaları, 12 aylık bütçeler artık geçerli değildir.

İkna edilmesi gereken bir sürü bilge insan ve yüce ego yoktur.

Süreçler, iç kontrol ve mevzuata uygunluk açısından ‘’mutlak gerekliliklerin’’ ötesinde bürokrasi ile de vakit kaybedilmez.

Varsayımlarınızı deneyip, sonuçlarını görmek, yanıldığınızı anlamak aylar yıllar değil, saatler günler ve azami haftalar ile ifade edilebilen sürelerde gerçekleşir. Büyük şirkette çalışan yöneticilerin sindirim sistemleri bu süreleri çok kısa bulup, rahatsız olabilirler. Şahsen ciddi paranoya belirtileri hatırlarım. “Neyi atladık, neyi eksik yaptık, nerden başımıza bir iş gelecek?”

Büyük şirket yöneticileri endişe ettikleri, emin olmadıkları veya şüphe ettikleri noktalarda ya da sırf bildiklerini teyid ettirmek için dışarıdan danışmanlık hizmeti alırlar. Küçük şirketlerde ise buna zamanınız ve bütçeniz olmaz. Dışarıdan danışmanlık yüklenme dönemlerinde kapasite artırmak için alınır.

Büyük şirketlerde herkesin katıldığı toplantılar dışında bir çok kişi de aynı konuya ilişkin birebir toplantılar yapar. Herkesin önünde konuşmak istemedikleri konuları kendi aralarında konuşurlar. Gizliliği temin edebildikten sonra küçük şirketlerde bu kadar toplantıya gerek de yoktur, zaman da.

Büyük şirketlerde herkes kusursuzluk arayışındadır. Kimse de “kusursuz olmaya zamanımız yok” diyemez. Küçük şirketlerde kusursuz olmak zorunda değilsiniz, zaten olsanız da çevreden fazla saygı görmezsiniz. Kusursuzluk ve pazara ilk çıkan ürün olmayı terazinin karşı kefelerine yerleştirdiğinizde kaybeden kusursuzluk olur. Pazara rakipten önce çıkmak çok değerlidir. Ürünü zamanla geliştirirsiniz, “kervan yolda düzülür”.

…..

Büyük şirketlerde çalışırken çevrenizdeki bir çok başarılı profesyonelin en önemli özelliğinin fikirlerini hayata geçirmelerini sağlayacak etkinlik alanını nasıl oluşturacaklarını çok iyi bilmeleri olduğunu fark edersiniz. Elbette oraya gelmek için eğitim, bilgi, beceri testinden de başarı ile geçmişlerdir ama yine de…Doğrudan bağlı oldukları üst yöneticileri nasıl idare edeceklerini ve kendilerine doğrudan bağlı kişilerin sadakatini nasıl sağlayacaklarını çok iyi bilirler ve uygularlar. Şirketin kaynaklarını kendi projelerine aktarırken, olmayan bütçeleri var ederken, bu etki alanı çok işe yarar ve zamanla şirketin yüksek menfaatlerinin önüne bile geçer. Bir nevi derebeylıklikler oluşur. Şirket de konfederasyona döner. Bunu da içgüdüsel olarak, sanki başka yolu yokmuş gibi, yaparlar. Küçük şirkete geçtiğimde bu içgüdünün küçük şirket yönetmeye gelince hiç bir işe yaramadığını fark ettim. Hatta bu içgüdü o küçük şirketi yok edecek bir virüse dönüşebiliyor. Küçük şirketin ölçeği bu içgüdüyü, alışkanlığı kaldırmıyor. Böyle bir alışkanlığınız varsa….unutun!

…..

Büyük şirkette çalışırken, hele kıdemli yönetici olduktan sonra, zaman içinde çevremde her türlü işimi yaptıracağım birileri oluşmuş. Bunu ayrılıp, küçük şirkete geçince fark ettim. Çok zorlandım. Bilgisayarınız ile ilgili her sorunu kendiniz çözeceksiniz. Vergi beyannemenizi kendiniz dolduracaksınız. Randevularınızı kendiniz ayarlayacak, kartvizitleri kendiniz dosyalayacaksınız. İş ile igili araştırmalarınızı kendiniz yapacaksınız, maket yapılacaksa kendiniz yapacaksınız, powerpoint sunumlarınızı kendiniz hazırlayacaksınız, kendiniz basıp, harmanlayıp, spiral cilde takacaksınız. Kendiniz yapmak istemiyorsanız, basıp ciltleyecek yere kendiniz götürüp, başında duracaksınız. Küçük şirkette kimse kendine özel ilgi isteyemez, bekleyemez. Kaynakların sınırlı olduğu ortamda sadece kendi verimini artırmak için masraf kapısı açmayı talep edenler hoş karşılanmaz. Sonuç olarak, her işi kendiniz yapacakmış gibi kendinizi hazırlayın, şanslıysanız, halden anlayan birileri yardım eder.

…..

Büyük şirkette çalışırken yeni bir pazara girerken, yeni bir ürün çıkarırken, olmayan problemleri çözme lüksümüz vardır. Olmayan problemden kastım, pazara giriş veya ürün geliştirme ile ilgili değil… “İşler iyi giderse ne yapacağız? Kapasiteyi artırmamız gerekirse kaynak bulabilecek miyiz? Hammadde tedarikçimiz bizim büyümemize paralel olarak tedarik zincirini destekleyemezse alternatif tedarikçiyi nereden buluruz?” Bu ve benzeri olmayan, ileride işler iyi giderse oluşabilecek problemler çözülmeden kimsenin içi rahat etmez, yeşil ışık yanmaz.

Küçük şirketin girişimci ruhu işlerin iyi gideceğine kuvvetle inanır, işler iyi giderse oluşacak problemlere konsantre olmaz. Senaryo çalışması küçük şirkette de yapılır, yapılmalıdır ama gerçekleşme ihtimali çok düşük senaryolara büyük kaynak ayrılmaz, ayrılmamalıdır. Hele beklenenden büyük başarı elde edileceğine yönelik senaryolara harcanacak zamana yazıktır. Kaç proje beklenenden daha büyük bir başarı elde eder ki? Tam tersine tüm senaryolar çok iyimser hazırlandığı için çok az şirket, çok az ürün bu tür başarılara ulaşır. Sözün kısası, zaten mevcut problemleri çözmek için kaynak kısıtlı iken, yeni problemler icat ederek, zaman kaybetmeyin.

…..

Biz yıllarca yıllık bütçe ile çalışırdık. Planlama da bütçe döneminde bütçe vesilesi ile yapılırdı. Sonra Nestle, grup şirketlerinden Mis Süt’e ortak oldu. Nestle’den 5 yıllık plan yapmayı, bütçeyi de bu perspektife oturtmayı öğrendik. Zamanla da uzmanlaştık, çevremize danışmanlık vermeye bile başlamıştık. Küçük şirkete geçince gördüm ki 3 aylık bütçeden ötesi gerçekçi değil. Dinamik bütçe yapmak ve sürekli revize etmek zorundasınız. Çünkü büyüklük itibarı ile yeni bir müşteri, yeni bir ihale veya kaçan bir müşteri şirketi ikiye katlar veya batırır.

Büyük şirketlerde fabrika müdürleri yıllık üretim planını bilmek ister. Buna göre kaynak planlaması yapar. SAP’yi çalıştırır departman bütçelerini, tedarik planını çıkarır ve tedarikçileri ile paylaşır. İnsan kaynakları bu plana yönelik ihtiyacı tespit eder.

Küçük şirkette ise yeni iş alınır, hayat yeniden planlanır. Adam yetmiyorsa adam alınır. Bütçesi olmaması önemli de, gerekli de değildir. Küçük şirket büyüyüp olgunlaştıkça zaman kaybı olarak görülen başta bütçe olmak üzere bir çok yönetim aracı gereklilik halini alacaktır. O zaman geldiğinde büyük şirket deneyimi olan yöneticilerin bunları kurması da zor olmayacaktır.

…..

Büyük şirkette çoğu makam koltuğunda yastık görürsünüz. Görmeseniz de, gördüğünüzü zannedebilirsiniz.:) Vazgeçilmez bir alışkanlık, bir içgüdüdür. Her konuşmada, her yazışmada bu yastığı hissedersiniz. Herkes başarılı olmaya hazırdır yeter ki diğerleri görevlerini zamanında yapsınlar. Başarısızlık anında suçlanacak kişiyi aramak için zaman kaybetmeye gerek dahi yoktur. Birileri kariyerlerini ve pozisyonlarını korumak için başkalarını hedef tahtasına koyar. Bu tür davranışlar küçük şirketlerde ters teper, tahrip gücü yüksek mayın etkisi yapar. Büyük şirketlerden gelen yöneticilerde en çok görülen rahatsızlık olduğu için küçük şirket patronları ve çalışanları bu tür politik davranışlara alışkındırlar ve hoşgörülü davranmazlar. Herkes kendi yastığını oluştururken takım çalışması yalan olur. İnsanlar işlerini yapmak yerine duvar ve çit örmekle vakit geçirmemelidir. Küçük şirketlerde gelecek arayan yöneticiler kendileri bu alışkanlıklarını tarihe gömdükleri gibi, gittikleri yerde bu alışkanlıkların olmamasını, hoş görülmemesini de önemsemelidirler.

Uzun oldu. Sabrınız için teşekkürler. Sizin de fikirlerinizi merak ediyorum. Yorum kısmına yazarsanız sevinirim.