Öne çıkan

Girişelim arkadaşlar!


Girişimci

Kasım ayının ilk pazar günü Robert Kolej‘in geleneksel mezunlar günüdür. Galatasaray’ın pilav günü gibi. Bizimkinin adı “Homecoming” dir. Türkçesiyle “Yuvaya Dönüş”. Her yıl, yüzlerce mezun biraraya geliriz. Bu sene yaklaşan bayram tatilleri dolayısı ile erken yapıldı, 24 Ekimde. İyi de oldu, pastırma yazında Robert Kolejin bahçesi ve korusu harika olur.

Eski mezunları görmek hem keyifli hem hüzünlüdür. Bizim sınıf, “12 Eylül nesli”, bu sene 30. mezuniyet yılını kutlarken Milenyum mezunları da 10.senelerini kutluyorlardı. 50. mezuniyet yıllarını kutlayan 27.Mayıs nesli arasında dayımız, annelerimizin sınıf arkadaşları vardı. Görkemli bir yoklama töreni yapılır. Bu sene en kıdemli mezun 1937 mezunu bir agabeyimizdi. Atatürk hayattayken, daha annem doğmadan, Robert Kolej’den mezun olmuş ve mezunlar gününde gayet dinç bir şekilde ayağa kalkıp tüm salonu eğilerek selamlıyor. Ne zerafet!

Hocalarımızı da görürüz. Münir ve Aydın hocalar, Esposito, Phillips, Ozballar her sene ordadırlar. Biraz da bizleri okula geri çeken onları orada bulacağımızı bilmemizdir.

Her ne kadar mezunlar gününü hiç kaçırmasam da yeni nesilleri  tanımak için yetersiz olduğunu düşünürüm. Daha ziyade onlar bizi tanıyor. Bu sene bu sayı şaşırtıcı derecede artmıştı. Facebook, twitter, linked-in, blog derken görüşmediğimiz, tanışmadığımız, ama bizim nesli tanıyan genç dostlarımızla şahsen de tanışma fırsatı buldum. Son on yıldaki Reform Kurumsal maceramızı da, LBT Varlık’ı satın alma ve büyütme hikayemizi de gayet yakından takip etmişler, ediyorlar. Onların bu ilgisi karşısında çokça şaşırıp, gururlandım ama biraz da kendimi yaşlanmış hissettim.

Milenyum sınıfı, 2000 mezunlarının durumu daha farklı. Onlar 28-30 yaşlarında, hayatlarının ikinci dönüm noktasındalar. Ne yapsam? Kendi işimi mi kursam? Daha erken mi? Kendi sınıf arkadaşları ile hasret gidermek kadar, içinde bulunduklaru karar aşamasında daha eski mezunların fikrini almak istiyorlar, belki de zaten verdikleri kararı doğrulatmak istiyorlar.

“Homecoming” de bir de Plato’da futbol turnuvası yapılır. 11’erden nizami sahada. Bu turnuvada her sene bizden daha yaşlı bir sınıfa düşmeyi ve hiç olmazsa bir-iki tur atlamayı hayal ederiz, ama nafile. Her sene daha genç sınıflar turnuvaya katılır, bizim nesiller emekli olurken… Biz geçen sene kendimizi turnuvadan emekli etmiştik. Bu sene de 79 mezunlarının jübilesi oldu sanki! Bu turnuvalarda genç nesiller ile maç yapmak, “terbiye olmak” açısından faydalı ve yeterli olsa da, sporun kardeşliği çerçevesinde yeni dostluklar da gelişir. İşte bu turnuva maçlarından birinde bizi “terbiye eden” gençlerden biri olarak tanıdığım bir okuldaşım, bu sene karşılaştığımızda kendi işini kurmaya giriştiğinden bahisle, “girişimcilikte başarılı olmanın sırlarını” sordu. Ben de kendisine ilk işimi 38 yaşımda kurduğum için bu soruya en doğru cevabı verecek kişinin ben olmayabileceğimi söyledim ama dinletemedim. Bir önceki gün gördüğüm “Social Network” filminin de etkisiyle girişimcilik konusundaki gözlemlerimi paylaştım.

Bizim nesil 1980’den bu yana büyük girişimciler gördü. Bill Gates (Microsoft), Steve Jobs (Apple), Michael Dell (Dell Computer), Howard Schultz (Starbucks), son olarak da Facebook kurucusu Mark Zuckerberg. Türkiye’de Hüsnü Özyeğin ve Erol Aksoy gibi bankacılar bir neslin iş yapış şeklini değiştirdiler. Onlardan sonraki nesilde, finansal aracılık alanında Mehmet Kutman ve Mahmut Ünlü, özel yatırım fonu alanında Murat Çavuşoğlu, Seymur Tarı, İsak Antika sadece kendi işlerini kuran değil, aynı zamanda bir çok girişimcinin de hayatını etkileyen, örnek aldığı kişiler olarak ön plana çıktılar.

Bu kişilerin illaki üç ortak noktasını bulmak gerekirse:

  1. Akıl
  2. Cesaret
  3. Kısmet

diyebiliriz, dedim. Hemen bi soru: “Herkesin  aklı yok mu? Kolej, Boğaziçi, MBA…Akılsız birinin bu eğitim kurumlarına girmesi yeteri kadar akıllı olduğunu göstermez mi?”

Akıl, elbette eğitimle alakalıdır, ancak bu yeterli değildir. Vizyonerlik, eğitimden ziyade, merakla, tutkuyla  gelişen bir “sağ beyin” özelliği. Çoğu zaman MBA sahibi olmak dezavantaj olabilir. Akıllı olduğunu gösterecek başka özelliklerin olsa iyi olur. Örneğin:

  • İçgüdü.
  • Duygusal ve kavramsal zeka.
  • Sokak çocuğu becerileri.

Bu özellikler -beynin sağ tarafı, yaratıcı ve kavramsal akıl- iş kurma açısından MBA’de okuduklarından, analiz yeteneğinden ve yönetici zekasından daha önemlidir. Elbette işi büyüteceğin zaman bu özelliklerin yoksa perişan olabilirsin ama o daha sonranın konusu. Bir çok girişimci, henüz girişim safhasındayken, büyütme safhasına geçemeden batar.

Tam tersine başkalarının kurduğu işleri inanılmaz boyutlara büyüten, 1980 sonrasının efsane CEO’larının da herhangi bir girişimcilik başarıları yoktur. Jack Welch (General Electric), Lou Gerstner (IBM), Larry Bossidy (Allied Signal)… İşi kuran “Girişimci” ile büyüten “Yönetici”  %99 ihtimalle farklı kişilerdir. Hüsnü Özyeğin’in kurduğu imparatorluğu profesyonel yöneticiler büyüttü. Ömer Aras, Fevzi Bozer, Onur Umut ve son olarak Sinan Şahinbaş.

Bu nedenle Bill Gates ve diğerlerini bütün dünya tanıyor. İstisna oldukları için, beyinlerinin sağ tarafı en az sol tarafı kadar iyi çalıştığı için, analiz yetenekleri ve yaratıcılıkları aynı derecede baskın olduğu için… Hem kurdular hem de başarı ile büyüttüler. Çok nadir görülmekle birlikte bu iki kimliği de başarı ile taşıdılar.

İşi kurarken oluşturduğun kültür, yıllarca şirketi taşır. Kurumsallaşma ise sonraki yıllarda şirketin büyümesiyle, üst kademesinin profesyonellere geçmesi ile oluşur. Kültürü oluşturan da girişimcinin içindeki tutku, inanç ve değerlerdir. Girişimcinin karakteri şirketin kültürünün ana yapı taşıdır. Girişimcinin bağrındaki yangının ateşlediği inanç sistemi, enerji ve ilham zamanla organizasyon ve süreçler ile dengelenir. Bu dengeyi kuracak yöneticilerin de beyinlerinin sol tarafının çok gelişmiş olması gerekir. Beynin sol tarafı erken devreye girerse, şirket kültürü oluşamadan, farklılığı anlaşılamayan, karaktersiz, ruhsuz bir makinaya dönüşür.

Bugün çok yakından tanıdığınız iki markayı, iki ürünü kıyaslayın. Aynı markanın iki ürününü 20 yıl arayla kıyaslayın. Hangisini kurucusu hangisini profesyoneller yönetiyor, hangisi kuruluş yıllarında hangisi büyüme yıllarında yapılmış, hemen anlarsınız.

“Peki ya, “cesaret”, zamanla kazanılan bir özellik midir, yoksa zamanla azalır mı? 3-5 sene daha beklesem cesaretim artar mı, azalır mı?”

Tanıdığım girişimciler hayallerinin peşinde koşacak cesareti olan adamlar. Çoğu kişinin endişeleneceği durumlarda kendilerini ateşe atan adamlar. “Alem ne der?” diye düşünmüyorlar. Kaynaklarının kıtlığından şikayet etmiyorlar. Zaten şikayet edenden de başarılı girişimci olmuyor. Tam tersine her şeye fazlası ile sahip olduklarını düşünüyorlar. Bu iyimserlik işler büyükçe başlarına dert açıyor ama bu safhada lokomotif görevi görüyor.

Geçenlerde Forbes dergisinin “en zenginler” listesindeki her 3 kişiden 2’sinin “sıfırdan” başladıklarını öğrendim. Türkiye’de bu oran herhalde daha da yüksektir. Cesaret olmadan nasıl olabilir ki? Yokluk önemli bir motivasyon. Ama her yoksul insandan da girişimci olmuyor. Girişimcinin “karnındaki ağrı”, “içindeki ateş” ve “beynindeki hayaller” onun cesaretinin ardındaki motivasyon. Adam mutsuz, tatminsiz, “içi içini yiyor”. Aklında bir fikir var ve o anda onun düşündüğü ürün yok, veya eksik veya çok pahalı. Bu mutsuzluğunu gidermek için gözü hiç bir engeli, eksikliği görmüyor.

Böyle bakınca “hiç bir zaman geç değil” demek daha emniyetli bir cevap ama her işin kendi yaşı var. Danışmanlık işi kuracaksanız 38 erken bile sayılabilir. Moda tasarımı için 18 bile geç olabilir.

“Kısmet niye son sırada? Bir çok iş adamı tesadüfen başarılı olmamış mı?”

Bu soruya “Social Network” filmini seyrettikten sonraki gün cevap vermek kolay gibi. Filme ilham veren kitabın adı “Accidental Billionaires” yani Türkçesiyle “Kazara Milyarderler”.

Ne kadar akıllı olursanız olun, ne kadar mangal yürekli olursanız olun, kısmetli değilseniz, “top iki direğe birden çarpıp” dışarı çıkabilir, kısmetliyesiz aynı top kalecinin önündeki tümseğe çarpıp, kaleye de girebilir.

Doğru zamanda doğru yerde olmak, tesadüfi karşılaşmalar, izah edilemez bağlantılar çoğu zaman işinizi kolaylaştırır, yolu ve zamanı kısaltır. İnsan zaman zaman kendi şansını kendi yaratır ama yine de “Kör Talih” diye bir karakter hep var. Kısmetin rolünü kabul etmeyi kadercilik olarak algılamamak, tam tersine bu akıllı, cesur, hırslı,agresif girişimciye biraz serinkanlı, mütevazi, alçak gönüllü olması için bir motivasyon olarak görmek gerekir. İnsanın kendi kontrolü dışındaki gelişmeler hep olacaktır. Bu şekilde kaybetme ihtimalinin olduğunu bilmek, şansın yaver gitmeyebileceğini anlamak, girişimcinin inancını, cesaretini ve dinamizmini korumak için de gereklidir. Bir girişimci çocukluğundan itibaren bir çok şeyi dener. Bunların çoğunda kısmetli olmasını yeterli görmesi gerekir. Her defasında “görünmeyen el” yardıma gelmeyecektir.

Sabrınız için teşekkürler. Sizin de fikirlerinizi merak ediyorum. Yorum kısmına yazarsanız sevinirim.

Milli Takımlar ve Primler


Basketbol milli takımımız Dünya ikincisi oldu ama final gününden başlayarak millilere ödenecek primler konuşulmaya başlandı.

Metin ÜstündağFutbol milli takımımız 2012 Avrupa Şampiyonası eleme grubunda arka arkaya iki galibiyet aldı, ödenen prim konuşuldu. Dün akşam itibarıyla da arka arkaya ikinci maglubiyetini aldı, yine ilk konuşulan başlık primler.

2002’de Dünya üçüncüsü olduğumuzda futbolculara “Jip” hediye edildiği ortaya çıktı. TFF bütçesinden çıkmadığı, o zamanın başkanı Haluk Ulusoy’un babasının hediye ettiği söylendi. Dünya üçüncülüğünün keyfi gölgelendi.

Kamu vicdanı rahat değil.

– Milli görev için prim olur mu? Olursa da bu kadar olur mu?

– Basketçiler başarıları ile hepimizi ağlattı, ülkemizi tanıttı, bütün Dünya bizden bahsetti, hiç olmazsa onlar hak ettiler. Ya futbolcular henüz bir şey hak etmeden neden bu kadar prim alıyorlar?

……

2005 yılında TFF’ye mali yapılanma konusunda danışman olduğumda “havuz probleminin” yanısıra, prim konusunu da kucağımda bulmuştum. O zaman 2006 Dünya Kupası eleme gruplarında maçlar oynayacaktık. Seul’deki Dünya Kupasında alınan 3.lüğün ardından Avrupa Şampiyonasına katılınamamış olduğu için üstelik Almanya’da yapılacak olan Dünya Kupasına katılınmasına çok önem veriliyordu. Primlerin de Türk futbol dünyasının alıştığı gibi ulufe şeklinde değil, hedefe yönelik olarak bir sistem çerçevesinde düzenlenmesi konusunda başkan Levent Bıçakçı, başkan vekili rahmetli Hasan Doğan ve milli takım sorumluları Osman Çağalıkoç, Zekeriya Alp ve Davut Dişli ile mutabık kaldık.  Ersun Hoca ve Milli takım sorumluları açısından görünen iki büyük rakibimiz daha önce Avrupa Şampiyonu olmuş olan Yunanistan ve Danimarka idi. Diğer rakiplerimiz olan Ukrayna, Gürcistan ve Arnavutluk’u ise rahat rakipler olarak görüyorlardı.

Epey tartışmalardan sonra şöyle bir düzen kurduk.

– Katsayılar oluşturduk.  Sahamızda galibiyet 1x. Deplasman galibiyeti 2x, beraberliği 1.5x. Sahamızda beraberliğe prim yok. Özel olarak direk rakiplerimiz olan Yunanistan ve Danimarka’yı deplasmanda yenersek, normal katsayılar 2 ile bir daha çarpılıyor.

– Herkes prim alacak. Yine belli bir katsayı düzeni çerçevesinde. Masör ve tıp ekibi dahil.

– Primlerin yarısı maç sonunda ödeniyor, yarısı, katılma hakkı kazanılırsa ödenecek.

– Ara hedeflere özel prim. Dünya Kupasına katılma. Gruplardan çıkma. Çeyrek final. Yarı final. Final ve Kupa.

Yanlış hatırlamıyorsam da toplam prim 50 milyon TL olarak tespit edilmişti. Bunun %30’u yani 15 milyon TL katılana kadar, ödeniyor, %70’i ise katılındığı takdirde Almanya’da geçilen grup ve turlarda ödeniyor. Toplam prim tutarının %40’ı da final oynayıp, kazanıldığı takdirde ödeniyor.

Sonra ne oldu…Kolay maçlar zor oldu. Danimarka ve Yunanistan ile deplasmanda berabere kaldık ama evimizde de Gürcistan ile berabere kalıp, Ukrayna’ya yenildik. Gruptan Ukrayna 1. çıktı.

Bu arada işler planlandığı gibi gitmeyince tüm düzen alt-üst oldu.

Trabzondaki Gürcistan beraberliği ve Istanbul’daki Ukrayna yenilgisi sonrası evimizdeki Arnavutluk ve deplasmandaki Gürcistan maçları “kader maçı” haline geldi. Kader maçlarına özel primler konmak zorunda kaldı….Kadroya çağrılıp da ilk 18’e giremeyenlere de oynayanlar ile aynı prim.. Primlerin yarısının ötelenmesinden vazgeçildi, hemen maçın ertesi günü ödemeler vaad edildi. Sonra Ukrayna ve Arnavutluk deplasmanları “kader maçı” haline geldi. Onlara da “mega prim”ler verilerek kazanıldı ama yetmedi. İsviçre ile play-off oynadık ve Istanbul’da Saraçoğlundaki o meşhur, tarihi maç sonucunda Almanya’ya gidemedik.

……….

Basketbol camiasına futbol ailesine yakın olduğum kadar yakın değilim. O konuda genel bir yorum yapabilirim. Ancak futbol ailesi sürekli projektörler altında ve dönem dönem hasbelkader yakınlarında olma fırsatı buldum. Saptamalarım şöyle:

Futbol ekonomisi çok büyük endüstrilerle içiçe büyüyor. Sponsorlar futbola her sene daha fazla para akıtıyorlar. Tüketiciye daha yakın olmak için futbol en direkt araç. Sponsorların beklentileri de aktardıkları kaynağın karşılığını o takımın başarılı olması, daha fazla gündemde kalması, kupalar kazanması olarak geri almak.

Politikacılar da futboldan çok şey bekliyorlar. Futbola yakın durmak seçmene yakın durmaktır. Seçim meydanlarında boynunda futbol takımının kaşkolu olmayan parti başkanı, politikacı görmek mümkün değil.

Futbolu yönetenler de gerek ekonomik gerekse de politik baskılarla bir kulüp yöneticisi kadar olmasa da kısa vadeli başarılara endeksli hale gelmiş durumdalar. Bir açıdan işler kolay, hedefler 2 yıllık aralıklarla…Bir açıdan da zor, başarısızlık halinde, durumu düzeltmek için en az iki yıl beklemeniz gerekiyor. Bu da başarısızlığa tahammülü ortadan kaldırıyor.

Milli takımların yönetimi, kültürü ve prim sistemi işte bu baskılarla şekilleniyor.

…..

Yapısal olarak bakarsak Dünyada milli futbol takımları iki karakterde oluşuyor. Birincisi Brezilya ekolü  “karma” yani en iyi oyuncuların bir araya getirilmesi ile milli takımın oluşması. Diğeri ise Alman ekolü, “milli takım da bir takımdır”. Türkiye uzun yıllar Brezilya ekolü ile milli takım oluşturduktan (hatta o dönemde milli takım teknik direktörü kavramı yok, “tek seçici” kavramı var) sonra 20 yıl kadar önce yeni bir anlayışla “kulüp takımına” geçiş yapıyor.

Bu yapıda milli takımın uzun vadeli, hedefe yönelik olarak getirilmiş bir teknik direktörü var. 2 ve hatta 4 yıllık kontratlar yapılıyor. O 28-30 kişilik bir futbolcu havuz oluşturuyor. Onlarla hazırlık kampları yapıp, futbol anlayışı aşılamaya çalışıyor. “Milli takım kulübünün” kadrosu ve karakteri bu şekilde oluşuyor.

Her maç geldiğinde, bunlardan 24’ünü kampa çağırıyor, 18’ini sahaya çıkarıyor, 11’ine de forma veriyor. Uzun süreli sakatlık olmadıkça da bu isimler değişmiyor. Aynı kulüplerde olduğu gibi…

Takımın birbirini tanıması, istikrar sağlanması açısından elbette doğru tercih de bu yapılanma.

Peki negatif yanı ne?

1. Bu yapıda milli takıma seçilmek gündem maddesi olmaktan çıkıyor. Bir bakış açısı ile rekabet azalıyor ve bazı pozisyonlar için rekabet ortadan kalkıyor. Fenerbahçe’nin bugün Alex ile yaşadığı sorunları çok benzer bir bağlamda, Hakan Şükür milli takımda yaşamıştı, Ersun Yenal ile yeni bir sayfa açılırken…

Bir dönem milli takıma seçilemediysen belki 4 sene kadrodan uzak kalıyorsun,  -Bursa’nın genç yıldızları Volkan ve Ozan bu nedenle kadroda yoklar- “hoca” değişene kadar veya başarısız dönem sonunda “kan değişikliği” ihtiyacı hissedilene kadar…Son olarak Bursaspor’lu Ömer Erdoğan 35 yaşından sonra milli takıma girdi. Belki Azerbaycan yenilgisi bugüne kadar şans bulamayan bazı isimler için bir fırsat olabilir.

Aykut Kocaman’ın geçen hafta dile getirdiği, “milli takım zaten cazibe merkezidir, astronomik primlere gerek yok” tezi onun döneminden kalma bir düşünce. Artık her maç kadro değişmediği için, bir kere kadroda yer bulan, uzun süreler o kontenjanı kapatmış olarak rahatlıyor.

Son yıllarda milli takımların bir futbolcunun kariyerindeki yeri tartışılır hale geldi. Yılda 50-60 lig, kupa  ve uluslararası maç oynayan bir çok profesyonel futbolcu artık milli takımı angarya olarak görüyor. Orada sakatlandığı zaman kendi takımında kadrodan uzak kalma riskini almak istemiyor.

Büyük takımlarda oynayan futbolcu zaten göz önünde. Kariyerinde yükselmek için gerekli fırsatları takımında oynarken de buluyor. Şampiyonlar ligi ve Avrupa ligi gibi vitrinlerde boy gösterdiği zaman milli takımda oynayacağından daha fazla uluslararası maç oynuyor.

Artık onu motive etmek, “tekmeye kafa sokmasını” sağlamak için sopa yok, havuç şart! Sponsorlardan gelen para da var. O zaman problem yok!

2. Takım içi dayanışma azami seviyeye çıkıyor. Futbolcular prim konusunda kendi kulüplerinde oluşan refleksi burada da geliştiriyorlar. Kazanılan maçlar sonunda soyunma odalarında prim vaatleri veren federasyon başkanları böyle oluşuyor. Avrupa’da bu kadar maça gidiyoruz, seyrediyoruz, okuyoruz, prim konusu gündemde yok. Futbola para dökerek gelişmeye çalışan bizim gibi ülkelerde ise yöneticiler ile futbolcular arasındaki koyu muhabbetin en can alıcı noktası!

Futbolu yönetenler de esas itibarı ile kulüp yöneticilğinden geldiği için zaten başka türlü bir iletişimi onlar da bilmiyorlar. Hedefe yönelik olarak prim sistemi kursalar bile, işletemiyor, sürdüremiyorlar. Ulufe düzeni daha rahat, daha geleneksel. “Kazanın, soyunma odasında primi siz belirleyin” söylemi…Kazanıldığı müddetçe prim dağıtıp popüler olmayı kim istemez? Üstelik kulüp yöneticisi iken primler kısmen veya tamamen o yöneticinin cebinden çıkarken, milli takımda federasyon bütçesinden çıkıyor.

Sonuçlarına katlanılmayan -kendi cebinden çıkmayan- harcamalarda daima ahlaki bir sorun vardır, burada da güzel bir örneğini görüyoruz.

……….

Basketbolculara adam başı 1 milyon (TL veya Dolar fark etmiyor) prim verilmesi ise bir açıdan benzer bir açıdan da benzemez bir konu. Hele şampiyon olan ABD oyuncularına 25.ooo Dolar prim verildiğini öğrendikten sonra…

Futbola benzeyen açısı şu ki; uluslararası basketbol oyuncuları da aynen futbolcular gibi sezonda 60-80 maç yapabiliyor ve vucutlarında dinlenme dönemlerinde oynanacak bir milli takımlar turnuvası için enerji kalmıyor. Türkiye gibi “mahalle baskısı” olan ülkelerde sakatlık vb. mazeretlerle milli takımlardan uzak duruluyor. NBA oyuncuları ise açık-açık buna ayıracak enerjileri kalmadığını söyleyerek milli takımdan peşinen aflarını istiyorlar. Bu nedenle koca Dünya Kupası 15 güne sığdırılıyor, 24 saat içinde hem yarı final hem final oynanıyor.

Bin bir zorlukla, politik mücadele ile ülkemizde düzenlenmesi sağlanan, en büyük krizin göbeğinde yeni salonlar inşa ederek hazırlanılan bir Dünya Kupasında final oynamak önemli idi, başarılması için bu yorgun savaşçıların ekstra motivasyona ihtiyaçları vardı ve prim vaad edilmeliydi. Ama öyle olmadı…

ilk 4 göründü sonra prim göründü. Keşke baştan adı konsaydı, kazanan hak ettiği için kazanmış olsaydı. Bu şekilde Dünya ikincisi milli basketbolcular soyunma odasında ikinci lig futbolcusu durumuna düşürüldüler. Kaptanları “futbol takım kaptanı nasıl davranıyorsa ben de öyle davranayım, onlar soyunma odasında ajitasyonla primi kapıyorlar, ben de şansımı deneyeyim” demiş olabilir ama nezih basketbol camiasına bu yöntem ve sonuç yakışmadı. Onlar da Başbakan’dan (o da Spor-toto kasasından) ulufeleri aldılar, -açılan mahkeme bitince- alacaklar. Ali Ağaoğlu hiç olmazsa kendi cebinden verdi primleri/evleri…

Son söz. Basketbolcuların bu başarısı elbette bundan sonraki sonuçlar açısından önemlidir. Kaldıraç etkisi yapacaktır. Ancak, ülkemizin tanıtımını yaptıkları için bu primleri hak ettiklerine ise katılmak mümkün değil. Hiç tanınırlığı olmayan ülkeler spordaki bu tür başarıları ile ilgi çekiyorlar, haritaki yerlerini merak eden çıkıyor ama Türkiye gibi her gün her konuda Dünya medyasında yer alan bir ülkenin basketbol gibi dünyanın ikinci-üçüncü sporunda (sponsor ilgisi de bunu doğruluyor) yapılan ikinci büyük organizasyonda final oynamış olması nedeniyle bilinirliği de artmamıştır, önümüzdeki sene gelecek turist sayısı da artmayacaktır.

Teşekkür ederim. Bir sonraki yazı daha çabuk gelecek, kusura bakmayın.

Soru: İşyerimde yaşadığım en büyük sorun hiçbir projemi hayata geçiremiyor olmam. Ne zaman yeni, denenmemiş bir fikir ya da proje yaratsam, çevremdekiler destek yerine köstek olmak için sıraya giriyorlar. Ne amirim ne de üst yönetim yeni fikirlere açık değil, fikirlerimi daha açıklamadan öldürmeye çalışıyorlar. Daha açık olmalarını nasıl sağlayabilirim?


Şirketlerde “kişilik katillerinden” daha fazla karşılaşacağınız “katil” tipi “fikir katilleridir”.

“Fikir katillerinin” ağzından sürekli şu tip riskten kaçınma yorumları çıkar: “bunu daha önce denedik”, “üst yönetim kabul etmez”, “bütçemiz yetmez”. Bu tür işten kaçma yorumlarının en sık rastlananı ise “bu yöntem/proje/fikir işe yaramaz”dır. En acısı da bu tür yorumların genelde deneyimli üst yönetimden gelmesidir. Herhangi bir fikrin uygulanamayacağına ihtimal vermeyen genç yöneticiler ise bu kısıtlama ve kesip atmalardan son derece sıkıntı duyarlar.

Vazgeçmeyin, yılmayın. Fikir üreten insanlar şirketlerini geleceğe taşırlar. Geniş düşünün, hevesle iş yapın, işyerinizdeki durağanlığa kendinizi kaptırmayın. Yakalayacağınız en ufak bir başarı bile tüm şirketten destek ve katkı toplayacaktır. Dolayısıyla gerekiyorsa projenizi tüm fizibilite çalışmalarını yapmadan sunmayın, gelebilecek her türlü itirazı düşünerek sunacağınız cevabı ve çözümü önceden planlayın. “Fikir katillerini” ise pozitif bir teşvik olarak düşünün. Karamsarlıkları size daha fazla çalışmak için bahane olsun, fikrinizi gerçeğe dönüştürmek için ne yapmanız gerekiyorsa ona odaklanın.