DANIŞMANIN ADI YOK! (2)


Globus Kasım 2000

Müşteri bir problemini Danışman’ın önüne koyduğunda, tecrübeli bir Danışman’ın yapacağı en büyük hata hemen kolları sıvayıp o problemi çözmeye kalkışmak olur. Halbuki çoğu zaman problem, müşterinin Danışmanlık istediği problemden çok daha farklıdır.

Bu köşede geçen ay tarifini vererek başladığım “Danışmanlık” serisine devam ediyorum. Sizlerin de e-posta adresime bu konu ile ilgili yollayacağınız yazılarınızı bekliyorum.

“Management Consultancy” veya “Business Consultancy” alanında hizmet verenler bu konunun ne kadar organik ve karışık olduğunu bilirler, tıpkı doktorluk gibi.  Bir hasta doktorun karşısına oturduğunda “doktorcuğum çok fena üşüttüm, boğazım ağrıyor, ateşim var, burnum akıyor, velhasıl ağır bir grip geçiriyorum” der. Doktor da hiç bir zaman kalkıp “peki o zaman sana grip ilacı yazayım git dinlen” demez, kendi incelemesini yapar. Geçmişini bilmiyorsa öğrenir, bazı sorular sorar, gerekiyorsa tahlil ister. Sonra teşhisini koyar ve tedaviye geçer. Hastanın derdinin grip olup olmadığının kararını hasta değil doktoru verir. Danışmanlık’da da süreç hiç farklı olmamalıdır.

Müşterilerinizin çoğu yukarıdaki örnekte olduğu gibi “teşhisini koymuş hasta” olarak size geleceklerdir. Teşhislerinin doğruluk oranı da hastalarınkinden farklı olmayacaktır. Problemler önününüze son derece muğlak bir ifade ile gelir. “Karlılığımızı artırmak istiyoruz” vb. Bu sözlerin Danışman’a ifade ettikleri, doktoruna “kendimi iyi hissetmiyorum” diyen hastadan fazla değildir.. Geçtiğimiz yaz kapasitesini büyütmeyi planlayan ve bu konuda Danışman’lık hizmeti almak isteyen bir müşterimizin işi ile ilgileniyorduk. İhtiyaç o kadar acildi ki yaz olmasına rağmen hem o, hem biz deliler gibi çalışıyor, hesap, kitap yapıyorduk. Beklenen cevap, kapasite artışının 100% mü yoksa %200 mü olması iken, çıkan sonuç fabrikanın hemen kapatılması ve piyasalar normale döndüğünde elden çıkarılması yönünde oldu. Rakkamlar  çok inandırıcıydı, lakin tedavi de o kadar ağır. Enflasyon ve faizler düştükçe durumu daha da kritikleşecek olan bu dostumuz kendi teşhisinden farklı bir teşhis koyduğumuz için ikna olmakta epey zorlanıyor.

Önünüze konan problemin gerçek problem olup olmadığını anlamanın tek yolu daha derin inceleme yapmaktır. Rakkamları ve olguları toplamak, sorular sormak, insanlarla konuşmak, etrafı kurcalamak sonucunda doğru yolda olup olmadığınızı kısa sürede anlarsınız. İlk başta harcayacağınız bu zaman ve efor, inanın, kendini fazlasıyla geri öder.

Peki, yanlış problemin üzerinde çalıştığınızı anladığınızda yani hastanızın derdinin basit bir soğuk algınlığı olmadığını, daha ciddi bir sorunu olduğuna ikna olduğunuzda ne yapacaksınız? Doktor ne yaparsa aynısını elbette! Müşterinize durumu açık açık anlatmanız gerekir. Elinizde somut veriler olması durumunda müşteriniz de sizi anlayışla karşılayacaktır. Ama bu aşamada bir doktor kadar ikna edici olmayı beklemeyin. Soğuk algınlığı tedavisi için geldiği doktordan by-pass olup çıkan hasta çoktur da, Danışman’ın tavsiyesiyle radikal değişimi kabul eden azdır.

İş hayatının bir çok probleminin biribirine benzeyen yönü hiç benzemeyen yönlerinden fersah fersah fazladır. Bu da  Danışman’ların işini bir nebze kolaylaştırır. Az sayıda yönetim tekniği ile çok sayıda probleme teşhis ve tedavi getirebilirsiniz. Bu teknikler çoğu zaman sizin veya beraber çalıştığınız meslektaşlarınızın daha önceden başka bir müşterinizde kullandığı türden olacaktır. Değilse de kısa zamanda öğrenebilirsiniz. Ancak her müşteri birbirinden farklıdır. İş hayatının problemleri arasında bir çok benzerlik olması demek benzer problemlerin benzer çözümleri olacak demek değildir. Problemi teşhis ettiğinizde aklınıza ilk gelen tedavi yönteminin doğruluğundan emin olmak için yine tek çare daha fazla rakkam ve bilgi sahibi olmaktır.

İlk aklına gelen tedavi yönteminin doğru olduğuna inanıp, bu kararı doğrulayacak rakkamları ve bilgileri “adet yerini bulsun diye” toplamak Danışmanlık mesleğinin kötü ve yanlış uygulamalarından biridir. Danışman’ın gözü daima açık, aklı esnek olmalıdır. İnancı aklını köreltmemelidir.

Danışman’ın görevi müşterisi için doğru olanı yapmaktır. Hastanın sempatisini kazanmak için ucuz veya acısız tedavi değil, doğru tedavi esastır. Başkasının teşhisi ile tedavi yapılmaz. Hele, bu kişi tedavide canı yanacak kişi ise.

Hilmi Güvenal


DANIŞMANIN ADI YOK! (1)


Globus Ekim 2000

Profesyonel yönetici olarak çalıştığım dönemlerde masanın bir yanından gözlediğim “danışmanlık” kurumunu bir süredir “içeriden” yaşama ve izleme imkanı buldum. Bu köşede bu yazı ile başlayacak bir yazı dizisi içersinde  bu kurum hakkındaki görüş ve izlenimlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Sizlerin de e-posta adresime bu konu ile ilgili yollayacağınız yazılarınızı bekliyorum.

Danışmanlık yaygın olarak çok yanlış anlaşılan bir kurumdur. Geçmişte olduğu gibi bugün de durum fazla farklı değildir. Meslek olup olmadığı tartışılmaktadır. Bazen bu kurumun içindeki insanlar dahi yanlış anlamaktadırlar. Danışmanlardan hoşlanmayanlar çoğu zaman yanlış tanıtmaktadırlar. Kabul etmek gerekir ki net bir tarifini koymak da pek mümkün olamamıştır. Danışmanlık hizmetlerine olan talep arttıkça, kapsam genişlemiş, bir tarif getirmek daha da zorlaşmıştır. Konu ile ilgili kişi ve grupların yanlı tarifleri içinden birini seçip kullanmak da, tanımlamaya çalışmak kadar zor olabilmektedir.

Başta teknolojik hareketliliğin katkısıyla, toplumun, teknolojik ve sosyo-politik açılardan gittikçe karmaşık bir yapıya dönüşmesi danışmanlık hizmetlerine duyulan ihtiyacı da arttırmış ve çeşitlendirmiştir. Sadece iş hayatının değil toplumun her kesiminde, uzman yardımı alınmadan bu karmaşık resmin içinden çıkmanın mümkün olmadığı görüşü yaygınlaşmıştır. Yazılarımı daktilo ile yazarken (hemen hemen) bütün işimi kendi başıma halledebilirken, bilgisayar ve kelime işlem yazılımları kullanmaya başladıktan sonra bir bilgiişlem uzmanına, yani bir danışmana ihtiyaç duymaya başladım. Bilgisayar ile haşır neşir olduktan sonra dahi başımıza gelen binlerce irili ufaklı sorunla uğraşmak için bir yetkin yardıma ihtiyaç duyuyoruz. Bazılarımız çalıştıkları kurum içindeki kaynaklardan, ya da dost-tanıdık çevresinden adına “danışmanlık” denmeyen uzman yardımı alıyoruz. Bu kapsam içersinde tapu, telefon veya trafik müdürlüklerinde işlemlerimizi takip edip halleden insanlar da adlarına “danışman” demeseler bile verdikleri uzman hizmeti itibarıyla bu iş koluna girmektedirler. Şirketler, maliyetlerini düşürmek, verimliliklerin arttırmak, çalışanlarını eğittirmek, ücret skalalarını düzenlettirmek vb. başlıklar altında artık rutin olarak danışmanlık hizmetleri almaya başladılar.

Bu arada ilginç bir gelişme daha yaşanmaya başladı. Mesleğin eskilerinin kullandığı ünvanlar yıllarca “müşavir” ve sonrasında “danışman” olarak kısa ve öz bir şekilde ifade edilirken artık uzmanlık konusu da ünvana ekleniyor. “Mali Müşavir” ve “Hukuk Müşaviri” ilk örnekler idi. Şimdi “Yönetim Danışmanı”, “Verimlilik Danışmanı”, “Kalite Danışmanı”, “Vergi Danışmanı”, “Emlak Danışmanı”, “Teknoloji Danışmanı” ünvanları yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Bunun da yazımın başlarında belirttiğim tanım kargaşasından çıkmak için ilk çıkar yol olarak benimsendiğini düşünüyorum. Memleketimin kendine has manzaraları içersinde hoşluklar bulmak her zaman mümkündür. Cerrahlar “danışmanlık” yapmazlar “konsültasyon” yaparlar. Keza “Hesap Uzman”ları da yaptıkları iş danışmanlık dahi olsa “Hesap Uzmanı” ünvanını bir asalet nişanı gibi bırakmazlar. “Hukuk Müşavirleri” bu konuda yine nalıncı keserini çalıştırmış ve kendilerine özel bir durum yaratmışlardır. Kurumsal bir yapı içersinde “Hukuk Müşaviri” olan ünvan “Büro” ya çıkıldığında , hizmetin verilme şekli değişmese dahi, “Avukat” a dönüşür. ABD’de de avukatlar “danışman” olarak nitelenmeyi pek sevmezler.

Tüm bu dış kabuk örneklerinden yola çıkarak şimdilik “danışman”ı  “bir mesleğin içinden gelmesine rağmen, o mesleğin kendisini değil, mesleğin bir uygulama biçimini temsil eden uzman” olarak tanımlayabilriz. Bu da sanırım “danışman”ları da “anti-danışman”ları da rahatlatan bir tanım olur. Bu tanıma göre “danışmanlık” kendi başına bir meslek olmayıp bir mesleği icra etme şeklidir. Bir cerrah başka bir vakada “konsültasyon” kapsamında “danışmanlık” yaptığı takdirde cerrahlığını kaybetmemektedir. Mesleğini icra etme şekli değişmiş olmaktadır.

Sonuçta “danışman”ın gerçek adını hizmeti alan “müşteri” koyacaktır.

Hilmi Güvenal


Kimlik Bunalımı


Globus Eylül 2000

–       Şirketimizin hiç bir sorunu yok. Sadece küçük bir imaj problemimiz var.

–       Kullandığımız her iletişim ögesinin şirketimizin karakterini yansıtmasını istiyorum.

–       Şimdi hazırladığınız bu ilan istediğimiz izlenimi yaratacak mı?

Yukarıdaki cümleleri ben uydurdum. Ama korkarım hepsini çevremizde duyuyoruz.

Bir şirketin imajı, sonsuz detayın toplamından oluşur. Bu detaylardan bazıları diğerlerine nazaran daha önemlidir. İlk izlenimler genellikle daha keskindir. Silmesi veya değiştirmesi daha zordur. Son hatırlanan da en az ilk izlenim kadar kuvvetlidir. Elbette izlenimin şiddetine ve bağlamına göre etkisi değişir. Ancak bir gerçek var ki, devamlı gözü açık dolaşmaktansa ilk izlenimlerimize göre çabucak bir yargıya varmak hepimizin kolayına gelir. Bir kere ilk izlenimlerimize bağlı olarak oluşturduğumuz bu imajı sonradan kökten değiştirmektense, gerektiğinde, aldığımız ilave bilgilerin yardımıyla, bir “yapboz” gibi eksik kalan parçalarını tamamlamak daha kolaydır. Yargımız insanlar için de kurumlar için de aynı süreçten geçer. Sadece insanlara karşı daha acımasız olduğumuzu kendi gözlemim olarak söyleyebilirim.

Bir şirket kendisi ile bilgileri kamu ile ne kadar az paylaşırsa, “yapboz”un tamamlanması gereken o kadar boş yeri kalır. Bu boşluğu da insan zihni çevreden aldığı doğru-yanlış, irili-ufaklı genellemelerin yardımıyla kendisi doldurur. Bazı şirketler söyleyecek ciddi bir şeyi olmadıkça iletişimde bulunmak istemezler. Bazı şirketler de halisane mütevazidir. Kamunun ilgisini çekecek bir faaliyetleri olmadığına inanırlar. Çoğu şirket ise  çok geç ve çok mesaj vermeyi tercih ederler. Kendilerinin de farkında olduğu problemleri zamanında açıkyüreklilikle paylaşmak yerine skandal olana ve herkes duyana kadar “yokmuş gibi davranmak” tipik şark kurnazlığıdır. Elbette geçmişte medyayı rahatlıkla manipüle ederek bir çok şeyin su yüzüne çıkmasına mani olabildikleri için böyle düşünmekte onları haklı bulabilirsiniz. Ancak çağımız wap çağı. İletişimsizliiğin mazereti neredeyse kalmadı.

Bazı şirketler kamudan o kadar uzak olduklarına inanmışlardır ki, iletişim konusunda ne üst düzey bir görevlileri ne de devamlı hizmet aldıkları kimseler vardır. Dergilerde reklamı çıkan, gazetelerde mali tabloları yayınlanan, üzerinde logosu olan araçlarını sıkı sık trafikte gördüğünüz bir çok şirket maalesef bu konumdadır. Öte yandan iletişimini” büyülü” denecek kadar doğru yapan şirketlerde bu konuda görevli insan sayısının şirket çalışanlarına eşit olduğunu görürüz..

Bodrum’a henüz THY’nin vızır-vızır uçmadığı senelerde o zamanlarda kurumsallaşma atağına girişmiş (sonuç fiyasko) bir otobüs şirketinin zar-zor yer bulabildiğim gece seferindeyim. Yerimize yerleştik ve videolu tanıtım başladı.  Son model otobüsler, üniformalı şöförler, yakışıklı, lisan bilir “muavinler”  ve şirketin bizlerin rahatlığı için özel olarak doldurttuğu müzik kasetleri. Teyp çalmaya başladı. “Tutmayın beni” diye bir şarkı Of aman Nalan  söylüyormuş. Şöförümüz bir taraftan şarkı söylüyor bir taraftan ritmik direksiyon kullanıyor. Sadece önünde beyaz peyniri ve rakısı eksik. Biraz sonra hatırlamadığım bir bayan şarkıcı ve “Her yer karanlık, pür nur o mevki”. “Herhalde kurumsallaşmanın detaylarda yattığının farkında değiller” derken. Yanımda oturan teyze, şöförün ve müziğin yarattığı ortaklaşa terör ile fenalaşmaz mı! Neyse üniformalı kurumsal şöför durdu. Şirket logosunu taşıyan kolonyalı mendillerden bir kaçını açarak teyzenin yüzünü sildi. Rahatladık ve yola devam ettik. Tabii aynı kurumsal müzik ve aynı kurumsal şöför. Mola yerinde, nispeten rahatlamış bir şekilde keyif sigarası içmemden cesaret alan şöförle aramızda yıkanmakta olan otobüsün önünde şöyle bir konuşma geçti.

–       “Görüyorsun abicim, bütün otobüsler yenilendi ve hepsi aynı şekilde boyandı. Peçeteler, kolonyalı mendil, bisküviler artık hepsi kendi markamız basılı olarak geliyor. Patron’un oğlu Amerika’dan okuldan dönüp başa geçince imajımızı düzeltmeye karar verdi. Hepsini O yaptı. Güzel olmuş mu?”

–       “İmajınızın nesi vardı ki?”

–       “Son senelerde bizim arabalarda çok kaza oldu. Televizyonlar da kasten biz markanın üzerine bez örtene kadar filmimizi çekip  millete reklam ettiler. Müşterinin ayağı kesildi.”

–       “Pek televizyon seyretmem, duymamıştım. Peki nasıl imajınız düzeldi mi? İşler arttı mı?

–       Vallahi fena değil toparlanıyoruz ama hala eski tanıdıkları bizim arabalara binmeye ikna edemiyoruz!

Bu konuşmadan sonra benim aynı otobüste devam edip etmediğimi sormayın lütfen. İmaj hayal değil, algılamadır. Siz ne kadar imajınızı değiştirirseniz değiştirin, benim fikrimi değiştirmedikçe, değişmiş sayılmazsınız.

Hilmi Güvenal