Soru: Kriz döneminde işveren-çalışan, satıcı-alıcı müzakereleri çok enteresan boyutlara ulaştı. Maaş indirimini teklif eden çalışanlar, alacağını daha düşük kurdan tahsil etmeyi teklif eden satıcılar şimdiye kadar görmediğimiz manzaralar…Müzakere tekniği açısından ilerlediğimizin kanıtı olarak görebilir miyiz ?


Ben bir Türk olarak müzakereden ziyade savaşmayı tercih eden geleneğimizi hala baskın görüyorum. Son gördüğümüz örnekler elbette şaşırtıcı. Ancak müzakere tekniği açısından fazla doğru olduklarını zannetmiyorum. Krizlerin arasının kısalmasının herkesi terbiye ettiğini düşünüyorum. “Pozitif müzakere” demek peşinen “sıtmaya razı olmak” demek değildir.

“Pozitif müzakere” masaya “uzlaşma” gayesi ile oturarak başlar. Bu kural her iki taraf için de geçerlidir. Taraflardan birinin “uzlaşmama” gayesi ile oturduğu müzakere masasından hayır gelmez. Üzerinde uzlaşılacak ilk prensip; her iki tarafın da birbirini tatmin edecek bir uzlaşmayı hedefleyerek müzakerelere devam etmesidir. Böylece karşılıklı defans veya kasılma yerine, sorunları çözmeye odaklanan bir ortak enerji elde edilir. Karşınızdakini “rakip” veya “düşman” olarka değil de, “muhattap” olarak görmenizi sağlar. Müzakerelere “uzlaşma” noktalarını bulup, ön plana çıkarmakla başlayın. Bunlar küçük, önemsiz olabilir. Ama ilk “pozitif” işaretler olarak, kalan problemlerin çözümüne olumlu yaklaşım sağlamak için çok faydalıdır.

Bulunabilecek ortak hedef “çalışalım-kazanalım-paylaşalım” olabilir. Fazla mesailerin azaltılmasından elde edilecek tasarrufun yarısının maaşlara eklenmesi veya prim olarak ödenmesi buna güzel bir örnektir.

“Pastanın büyütülmesinin” hedeflenmesi yine “pozitif” bir başlangıç noktasıdır. Maaş artışı talebinin, verimlilik artışına endekslenmesi buna bir örnektir. Viziteye hiç çıkmayanların bu haklarının bir kısmını tatil olarak kullanması da bu klasmana dahil edilebilir.

“Herşey pazarlığa tabiidir” veya “herşeyin bir fiyatı var” yaklaşımlarının “pozitif müzakere” açısından yanlış olduğunu düşünüyorum. İnsanların inançları, inandıkları değerler ve bazı prensiplerinden taviz vererek müzakere etmelerinin talep edilmesinin “pozitif” bir sonuç doğurmayacağına inanıyorum. Bu noktaların müzakerenin ilk safhasında karşılıklı olarak beyan edilmesi ve geri kalan herşeyin müzakereye konu olması adil bir yaklaşım olacaktır.

“Hep bana hep bana” yerine “ne kadar bana, o kadar sana” yaklaşımına geçmemiz o kadar kolay olmayacaktır.

Soru: Kriz dönemleri reklam şirketleri için felaket dönemi oluyor. Reklam şirketlerinin de krizden fırsat çıkarmaları mümkün müdür?


Kriz dönemleri her sektör için fırsat yaratır. Reklamcılık sektöründe kriz dönemi yeni müşteri edinmek için önemli bir fırsattır. Birincisi; iş hacmi azaldığı için siz pazarlamaya daha fazla zaman ayırabilirsiniz. Müşteri ilişkilerini başlatmak ve geliştirmek için kaynak ayırabilirsiniz. İkinicisi; müşteriler ajans değiştirmeyi en çok kriz dönemlerinde gündeme alırlar.

Para kazanmak zorlaştıkça harcamak da zorlaşır. Harcanan her kuruşun geri dönmesi amaçtır. Bu da şirketlerde mevcut durumun gözden geçirilmesine yol açar. Hatta bazıları krizden çıkış için reklamı, ses (ve para) getirecek reklamı yapması için de ajanslarını değiştirmeyi tek çıkış yolu olarak görürler.

Bu krizlerin ülke çapında olması da gerekmez. Stratejik veya yönetim hatasına düşerek kriz yaşayan şirketlerin bu hatalarını kabul etmeden önce veya kabul ederek yön/kadro değişikliğine karar vermelerinden sonra ilk yaptıkları iş de reklam ajanslarını değiştirmektir. Kuruluşlar sadece değişiklik için bile ajanslarını değiştirirler. Bu değişiklik arzusu kriz dönemlerinde daha da artar.

Reklamverenler açısından kriz döneminde ajans değiştirmeye karar vermek ne kadar kolaysa yenisini seçmek de o kadar zorlaşmaktadır. Ajanslar da krizden ciddi olarak etkilenmektedirler. Bazıları müşterilerinin bütçeleri kısmasından, bazıları müşterilerin iflas etmesinden bazıları da alacaklarını tahsil edememekten ötürü çektiği sıkıntıyı aşmak için eleman çıkarmış ve küçülmeye karar vermiş durumda. 2000 yılı icraat ve iş hacimlerine bakarak karar vermek yanıltıcı olabilir. Bunun farkına varan reklamverenler eskiden 3-4 ajans arasından seçim yaparken artık bu listeleri daha uzun tutuyorlar. Kriz öncesinde bu listelere giremeyen ajanslar için yeni bir fırsat doğuyor.

İkinci hedef;krizden çıkılmaya başladığında müşterinin yanında/aklında olabilmektir. Şirketler kriz dönemlerinde tasarrufa daha önem verirler. Ancak kriz atlatıldığında ihtiyaçları değişir. Artık işi büyütecek iyi,yaratıcı fikirlere ihtiyaç vardır. Bu da ajans değişikliğini gündeme getirir. İşte kriz dönemlerinde yaptığınız (belki de sonuçsuz kalmış gibi gözüken) girişimlerle, karar verme anında akıllara ilk gelen isim olabilirsiniz.

Kriz döneminde kendinizi tanıtırken bile temel prensiplerden vazgeçmeyin.

  1. Her müşterinin peşinden koşmayın. Her işi almanız mümkün değildir. Saldırmanıza rağman iş alamazsanın içerdeki yaratıcı ekibin moralini bozarsınız.
  2. Uzmanı olduğunuz sektörlere odaklanın. Bunların içinden de “satması kolay” olanları seçin.

Soru: Şirketler kriz döneminde öncelikli olarak dışarıdan aldıkları hizmetleri durduruyorlar. Hizmet şirketlerinin krizden fırsat yaratmaları mümkün müdür?


Günümüzde şirketler hiç olmadığı kadar dışa bağımlılar. Son on yıl içinde bir çok şirket ana faaliyeti dışında tüm konuları “outsource” etti, yani dışarıdan hizmet olarak almaya başladı. Bazı şirketler ana faaliyetini dahi parçalara bölüp (paketleme, lojistik vb.) bir kısmını “taşarona” devretti. Şimdi kriz vurduğu zaman şirketler bu ilişkileri ayrı ayrı değerlendiriyorlar. Birinci kategoride üretimle direkt ilişkili bölümler var. Bunlar “kesip atılmıyor” ancak “yeni şartlar va fiyatlar “ müzakere ediliyor. İkinci kategoride ise eğitim, tanıtım/iletişim, danışmanlık vb. hizmetler var ve bunlar süresiz olarak erteleniyor. Mazeret de aynı. “Şimdi can derdindeyiz, size kaynak ayıramayız!”.

Günümüzde artık kadrolu personel/taşaron ayrımı son derece önemsiz. Şirketlerin hükümranlık alanları genişledikçe kadrolu personelin toplam katma değer içinden aldığı pay gittikçe azalıyor.  Kadrolu personelin kriz döneminde göreceli de olsa ayrıcalık kazanmaları biraz gelenekten biraz da bu kararları alanların kendilerinin “kadrolu” olmasından kaynaklanıyor. Şirketlerin daralması gerekiyorsa, bu yapılacaktır. Ancak daralma nereden olacaktır?  İçeriden mi, yoksa dışarıdan mı?

Şirketler hizmet aldığı kuruluşları da dahil ederek bir küçülme planı yapmaya ikna edilebilir. Edilmelidir de. Karşılıklı konuşularak şirketin toplam faydası gözetilir, toplam verimlilik arttırılabilir. Şirket  “artık bu seviyede iş veremiyeceğini, başka müşteriler bulmasını veya küçülmesini önerdiğinde” o hizmet kuruluşu da şirketin içeriden de küçülmesi dolayısıyla açığa çıkan elemanları da değerlendirerek dışarıya daha fazla iş verilmesini temin edebilir. Böylece şirketin hem kısa dönemli hem de uzun dönemli bir sorununu çözer.

Kriz yönetiminin en önemli anahtarı karşılıklı konuşmak, yapılacak en büyük hata ise ilişkileri bozmak ve koparmaktır. Bu tabii ki yumurta kapıya dayanmadan işini doğru yapanları daha az ilgilendirecektir. Kriz yokken ilişkilerini somut sonuçlara bağlayarak, varlığını kanıtlayan ve sürekli doğrulayan hizmet şirketleri krizden çok az etkilenecektir.