Her yer olsun Finlandiya.


8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun.

Her sene kadına şiddetin daha da arttığı bir ülkede kadınların bu günü bayram gibi kutlaması kolay değil elbet.

Emekçi Kadınların Günü. Orijinal ismi böyle imiş. 8 Mart 1857’de New York’da tekstil fabrikalarında çalışan 40 bin işçinin kötü çalışma koşullarına ve düşük ücrete karşı başlattığı grev, polisin saldırısıyla kanlı bitmiş. Saldırı sırasında çıkan yangında çoğu kadın 129 işçi can vermiş. 1910’da 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında, Almanya Sosyal Demokrat Parti önderlerinden Clara Zetkin, bu yangında yaşamını yitiren 129 kadın işçi anısına 8 Mart gününün Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanmasını önermiş ve oy birliği ile kabul edilmiş.

1977’de UNESCO’nun 8 Mart’ı Dünya Kadınlar Günü olarak açıklamasından bu yana dünyanın her yerinde Kadınlar Günü olarak kutlanıyor. 8 Mart sadece kadınları hatırlamaya değil, kadın hakları, kadın-erkek eşitsizliği ve kadına karşı şiddet gibi sorunların da tartışılmasına vesile oluyor. Dünyada kadınların yüzyıldır yürüttüğü özgürleşme mücadelesinin anıldığı ve kadınların güncel taleplerinin ifade edildiği bir gün olarak kutlanıyor.

Türkiye’de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başlanmış. 1980 Askeri Darbesi’nden sonra dört yıl süreyle kutlama yapılmamış. 1984’ten itibaren “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanıyor.

Kazakistan’da süt fabrikasını devreye alırken tanışmıştım bu bayram ile. Bayram gibi kutlanmasını anlayamadım ilk başta. Ne kadar büyük olay olduğunu görünce, araştırdım, öğrendim. O yıllarda Doğu Avrupa denen eski sosyalist rejimde işgücünde çalışan kadın sayısı erkek sayısından fazla olurdu. Çoğunluğun bayramı idi yani. Orada New York’taki yangın değil başka bir hikaye anlatılıyordu orijini ile ilgili.

Birinci Dünya Savaşı sırasında, 1917’de Rus emekçi kadınlar “Ekmek ve barış istiyoruz” sloganlarıyla sokaklara çıkmış ve eylemlerin dördüncü gününde Rus Çarı tahttan indirilmiş. Kurulan geçici hükümet ise kadınlara seçme hakkı tanımış. Rusya’daki kadın eylemlerinin başlangıcı, Jülyen takvimine göre 23 Şubat’mış lakin Miladi takvimde bu tarih 8 Mart’a denk geldiği için 8 Mart olarak belirlendiğini anlatırlar.

….

Kadın hakları konusunda konuşurken çok dikkatli olunması gerektiğini öğretti hayat bana.

Kadına şiddet konusu bireysel bazda karşı olmak ve bu alanda çalışan kadın örgütlerine destek vermekten fazla bir şey yapabildiğim bir başlık değil. Siyasetçiler ve hakimler büyük bir çoğunlukla erkekler ve zalim erkekleri, katil erkekleri koruyorlar. Kanunlar ile, mahkemeler ile. Minare kılıfına hep uyduruluyor.

Kadınlar açısından önemli olduğunu ve daha çok kadını etkilediğini düşündüğüm bir konuda düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Kadının iş hayatında yönetim kademelerine yükselmesi ve tepede sayısal eşitliğin sağlanması.

35 yıl boyunca yöneticilik yaptığım yerlerde kadın yöneticilerin yetişmesi ve gerekirse pozitif ayrımcılık yapılarak bu görevlere gelmeleri için çabaladım. Sonuç olarak en son üst düzey yöneticiliğim döneminde bana bağlı 12 yöneticinin 8’i kadındı. Bunların üçü bugün kendi işlerini kurdu, girişimci olarak devam ediyorlar. Gurur verici ancak kadınların girişimci olarak becerileri ve vizyonları sınır tanımazken yönetici olarak önlerinin kapalı olması bizim neslin erkeklerinin bir ayıbı olmaya devam ediyor. 

İşe başladığım 80’lerde büyük şirketlerde kadın üst düzey yönetici çok nadirdi. Yönetim kurullarında da patronların eşleri ve kızları haricinde kadın pek görmezdik.

Hizmet sektörünün gelişmesi bilhassa finansal hizmetler ve denetim/danışmanlık firmalarının büyümesi kadınlara büyük fırsat verdi.

Tekfen’de çalışırken Tekfenbank (bugünkü Burganbank) kurulmuştu ve ilk genel müdürü Mehmet Erten 3 kadın genel müdür yardımcısı belirleyince sektörde epey ses getirmişti. Üst düzey yöneticilerin kadın olması bizim için o kadar da garip değildi çünkü gurubun önemli şirketlerinden Toros’un genel müdürü de bir kadındı. Esin Mete Gökan sadece bizim gurup içinde değil dünya kimyasal gübre sektöründe saygın bir yönetici olarak çok uzun yıllar görev yaptı.  

O yıllarda kadın banka genel müdürü yoktu henüz. O kapıyı da ilk Piraye Antika açtı sanırım. Piraye’den sonra banka genel müdürlüğü yapan kadın sayısı yanılmıyorsam 10’a yaklaştı. Bu dalganın yükselmesinin sonucunda yurtdışında bankalarda çok üst düzeyde Türk kadın yöneticiler var.  

Bu haftaki EKONOMİST dergisinin kapağında 50 güçlü kadın CEO var. Hizmet sektörü, perakende, reklam iletişim, gıda-içecek banka dışı finans sektörü..her sektörde kadın CEO görmek mümkün artık. Erkeklere kıyasla ne büyük mücadele verdiklerini ne büyük önyargı duvarlarını aştıklarını tahmin edebiliyorum. Dışarıdaki gelişmeler buraya da yansıyor. Pepsi dünya örgütünün başına bir kadın geliyor. Bir kaç yıl sonra Türkiye’de de bir kadının CEO olma şansı açılıyor. Bu hafta ABD’de Citibank CEO’usunun bir kadın olacağı açıklandı. Bu büyüklükte bir bankada ilk defa oluyor. Eminim diğer bankalar da bunu takip edecektir.

Bankalar Birliği yönetim kurulunda ve BDDK Kurulunda kadın yok ama Merkez Bankası banka meclisinde 7 üyenin ikisi kadın. En büyük 4 özel bankanın ikisinde (İş Bankası ve Akbank) yönetim kurullarının başında kadınlar var. İş bankasında başkan dışında bir kadın üye daha var yönetim kurulunda. Garanti Bankası ve Yapı Kredi Bankasında banka dışından seçilen 3 bağımsız üyeden ikisi kadın.

Aktif büyüklüğü açısından ilk 3 bankaya yani kamu bankalarına baktığımızda durum farklı. Ziraat Bankası yönetim kurulunda hiç kadın üye yok. Vakıflar Bankasında ve Halk Bankasında ise bağımsız üyelerden biri kadın. 

Bu 7 büyük bankada da henüz kadın genel müdür göreve gelmedi.

O günden bu yana TÜSİAD 3 kadın başkan seçti. Arzuhan Doğan Yalçın’dan, Ümit Boyner ve Cansen Başaran iş dünyasında kadının yükselişinin bayrağını taşıdılar. (Cansen ile yaptığım söyleşiye bu blog’dan veya youtube’dan erişebilirsiniz)

Yeni teknoloji şirketlerinde, telekom sektöründe kadın yöneticilerin sayısı erkekleri geçmek üzere ama kadın nüfusun çok önemli olduğu üniversitelerde üst düzey yönetici konumundaki kadın oranı çok düşük. Halbuki kadın rektörleri döneminde gerek bizim Boğaziçi gerekse İTÜ çok önemli yol kat etmiştiler. 

Milletvekili ve bakan sayıları artıyor ama toplu fotoğraflar hala hazin. 

Siyasi parti lideri kadın sayısı 2, onlar da erkek dünyasında erkek dili konuşarak varlığını sürdürmeye çalışıyor. Kadın ve dili henüz siyasette yok. 

Durumun bilmeden seyreden bir yabancı TV’lerde yapılan açık oturumlara kadın panelist alınması yasak zannedebilir. 

Halbuki pandemi kadın yöneticilerin ön plana çıktığı bir dönem oldu. Zor dönem Avrupa’da Madam Merkel’in liderliğinde geçilirken, Yeni Zelanda’da Jacinda Ardern (80’lidir kendisi) küçük bilr ülkeden dünyaya örnek yönetici çıkabileceğini gösterdi. Biontech aşısının mucidi Özlem Türeci’yi de unutmamak gerek her ne kadar medya eşini ön plan çıkarmaya çalışsa da.

Hükümeti oluşturan koalisyona katılan 5 partinin liderlerinin kadın olduğu 19 bakanın 12’sinin kadın olduğu Finlandiya ise pandemiye çok hazırlıklı girmişti diyebiliriz.

…..

Kadınların büyük kurumlarda üst yönetime gelirken önünün kapalı olması “biz erkeklerin ayıbıdır” dedim. Eskiden bizde ve batıda egemen konumdaki erkekler büyük bir yalan uydurmuş ve önemlisi kadınları buna inandırmış.  Kadının yöneticilik, liderlik pozisyonlarına gelmek istemediğini o nedenle çocuk yaptıktan sonra geri dönme arzusu duymadığını iddia ederdi erkek yöneticiler. Çalışma hayatına giren kadınlardan beklenti de yüksek olmamalıydı, yatırım da fazla yapılmamalıydı. Bunun uzantısı olarak çalıştıkları dönemde önemli projelere, kariyer zıplatacak zor işlere gönderilmezlerdi. Kadınların işe geri dönmeme nedeninin çalışırken kötü davranılmasının, anne olduktan sonra “engelli” muamelesi yapılmasının olduğunu çok geç anladı bizim nesil. 

2019- 2020’de BloombergHT TV’de yayınlanan “”Tecrübe Konuşuyor adlı bir programın yayıncılığı ve sunuculuğunu yaptım. O programa konuk olan kadınlar ve erkeklerin çoğu bu konuda inanılmaz emek veriyorlar, duruş sergiliyorlar. (Bu programları izlemek isterseniz bu blog’daki linklerden ve  youtube’dan erişebilirsiniz. ) 

“Eyvah CEO doğuruyor” adlı kitabın yazarı Murat Yeşildere öncülüğünde iş dünyasının erkekleri tarafından “Yanındayız” derneği kuruldu. Toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda farkındalığı artırmak ve eşitliğin sağlanmasına katkıda bulunmak doğrultusunda projeler üreterek uygulanması için çaba gösteriyorlar. 

Murat aynı zamanda 2017’de kurulan “Yönetim Kurulunda Kadın Derneği”nin yönetim kurulundaki tek erkek.  Derneğin danışma kurulunda yine “Tecrübe Konuşuyor” programında izleyebileceğiniz Aclan Acar ve Tayfun Bayazıt da var. “Yönetim Kurulunda Daha Çok Kadın İçin Şirketler Arası Mentorluk Programı”nı yürütüyorlar. Daha önce yönetim kurullarında görev yapmış tecrübeli iş insanlarının Mentör olarak görev yaptığı 18 aylık bir program bu. Bugüne kadar 200 kadın yöneticiye sertifika verilmiş durumda. 

Son olarak “halka açık şirketlerin bugünlerde genel kurulları olacak hepsinin, yönetim kurullarında süresi dolanlar, ayrılanlar olacak, o boşalan pozisyonlara kadın adaylar atansın” dediler. 

Bunu alkışlıyorum ve artırıyorum. Sadece süresi dolan dışarıdan üyeler veya bağımsız üyeler değil, hissedar temsilcisi üyeler de kadın adaylara yer açmalı bu Mart ayında. 

…..

Bu mentörlük projesi çok önemli. Bir derneğin projesi olarak kalmamalı büyük kurumların gündelik uygulamaları arasında mutlak yer almalı. 

Kadının iş hayatında uzun süreli kalmayacağına inanan bizim neslin yöneticileri paralı eğitimlere, yurt dışı konferanslara hep erkekleri gönderirlerdi. Eğitimin yanı sıra pek masraf gerektirmeyen mentörlük de ihmal edilirdi. O zamanlar ismi mentörlük değildi elbette ama usta-çırak ilişkisinde bahsedilen usta da çırak da hep erkekti. Amir pozisyonundaki kişilerin yerine geçmek üzere yetiştirdikleri kişiler de hep erkek olurdu. İnşaat veya madencilik sektöründe böyleydi de bankacılıkta farklı mıydı? Her yer erkekler dünyası, erkekler kulübü idi. 

Kendimi bildim bileli sadece ailelerde değil şirketlerin içinde de kadınların iş hayatındaki dezavantajlarından bahsedilir. Onlara herkes yol gösterir. “İş hayatı zordur, karmaşıktır sen kadınsın anlamazsın, ilerlemek istiyorsan sert olmalısın” vs. 

Hiçbir erkeğe bu tür yol gösterildiğini görmedim. Halbuki her erkek iş dünyasında başarılı olacak kumaştan yapılmış değildir. Kadınlar ne kadar yatkınsa erkekler de o kadar yatkındır yaradılış olarak. 

Bir gurubu, bir kurumu yönettiğimde bir yönetici olarak beni en çok uğraştıranlar erkekler olmuştur. “Bunlara hiç mi iş öğreten olmamış” dediğim anlar çok olmuştur.  Sonunda evde hiçbir işe el sürmeyen, aile bütçesinin yönetimi dahil her sorumluluğu eşine devretmiş, uzaktan kumanda dışında hiçbir şeyi kontrol etmeyen erkeklerden koca koca kurumlara yönetici olmayacağını, insan ve para yönetiminin emanet edilemeyeceğini fark ettiğim bir aydınlanma anını çok iyi hatırlarım. O günden sonra, tercihimi hep kadın yöneticiden yana kullandım. 

Kadının cinsiyet itibarı ile yönetici olamayacak olarak görülmelerine olan öfkelerini olumlu bir yöne doğrultabildiler çoğunlukla. Bir yerine iki okul okuyarak, sadece mesai saatlerinde değil akşamları gittikleri eğitimlerde lisan öğrenerek, beceriler edinerek, kendilerini geliştiren kadınlar, erkeklerin hiç dert etmediği, “geldiği yeri ve geleceği yeri hak etme” ruh hali ile tercih edilen yöneticiler oldular. 

……

Kadınlar için her şey güzel giderken pandemi can sıktı. Evdeki sorumluluklar ve iş sorumlulukları iç içe geçti. Kadının esas görevinin karantinada evden eğitim alan çocuklar ve ailenin yaşlıları ile ilgilenmek haline gelmesi, kariyer yolculuklarına olumsuz etki yapabilir diye düşünen çok kişi var çevremde. İşyerlerine geri dönüldüğünde kadınların işlerini koruyabilmeleri ve kariyer yolculuklarına kaldıkları yerden devam edebilmeleri açısından yine güç noktasındaki erkeklere iş düşüyor. Sonuçta diplomaları, becerileri, yetkinlikleri eksilmedi kadınların ama pandemi -zamanla azaldığı düşünülen- önyargıların tekrar ortaya çıkmasına neden olabilir. 

Yine karantina döneminde evde oturan erkeklerin aile içinde aldıkları görevler arttı. Buna da çok pozitif bakmak gerek. Erkeğin sadece mutfağa girmesi, ekmek veya sushi yapmayı öğrenmesi veya marangozluk öğrenmesi değil, çocuklarla daha fazla ilgilenmesi ve bundan keyif alması, futbol maçlarına gitmeden veya erkek arkadaşlarla poker partileri olmadan da yaşanabildiğini fark etmesi gibi gelişmeler de kadının bundan sonra iş hayatında alacağı rolü artırabilir.

Eski normalde “evde oturamam, çıldırırım” diyen erkek pek kalmadı yeni normalde. Bir yıldır evde oturuyoruz, hepimiz kilo aldık ama henüz çıldıran yok. 

Önümüzdeki dönemde çocuklara bakmak için evde kalan erkeklerin sayısının arttığını da duyabiliriz. 

….

Sorun erkek veya kadın olunmasının iş hayatına, yöneticiliğe, kurumsal liderliğe uygunluğu değil, kuralları olay yerine ilk gelen erkeklerin koyduğu bir dünyanın hala değişmemekte ısrar etmesi. 

Bugün önemli yerlerde bulunan erkeklerin büyük ama basit bir sorumlukları var. Yardımcılarının en az yarısının kadın olmasını sağlayabilirler. Memleketi düzeltmekten, meclisteki kadın sayısını artırmaktan, hatta yönetim kurullarındaki sayıları değiştirmekten çok daha kolay. Aynı şekilde tüm departman amirlerine de kendilerine bağlı alt birimlerin başına geçecek kişilerin en az yarısının kadın olmasını performans kriteri olarak koyabilirler. Çok uzun değil 10 sene korusunlar bu pozitif ayrımcılık politikasını, yeter. 

Erkeklerin koyduğu çok katmanlı filtre sisteminden geçip de yönetim kuruluna ve hatta o kurulun başkanlığına yükselen kadınların, başka kadınlara da o kapıları aralaması ile hızlanacaktır bu süreç. Meral Akşener başka kadın yöneticiler yetiştirmeli, onların yolunu açmalı, Akbank’ta Suzan Sabancı İş Bankasında Füsun Tümsavaş başkanlar hem banka yöneticileri arasında hem de yönetim kurulunda sayıların en azından eşitlenmesi için “her dönemde +1 kadın” politikası güderek sayıları kısa zamanda önemli bir yol kat edebilirler. Son dönemde İş Bankası iştiraki TSKB’de genel müdürlüğe bir kadının getirilmesinde Füsun Hanımın etkisinin olduğuna inanmak isterim mesela.

Erkekler kadına engel koymasın, yolu açsın, her yer olur Finlandiya. 

Ziraat Bankası futbolu mu kurtarır, alacaklıları mı?


Son günlerde Ziraat Bankası ve futbol kulüpleri ile ilgili bir haber çıktı basında. Kısaca Ziraat Bankası futbol kulüplerinin borçlarını üstlenecek, yapılandıracak (10 yıl vadeye yayacak) bu arada bu borçlara verilen teminatlar da bu yapılandırmanın teminatı olacak, Banka bu kredilerin zamanında geri ödeneceğini görmek için de kulüplere mali kriterler empoze edecek diye özetlenebilir çıkan haberler.

Dün akşam TFF başkanı ve haberin çıktığı medya kuruluşlarından çoğunun sahibi olan kişi bir açıklama yaparak bu haberde yazılanlardan çark edileceğinin sinyallerini verdi.

Ben de bu arada yazdığım 10 twitte bu konudaki görüşlerimi paylaşmıştım.

1/Kulüpler 10 milyar borcu 10 yıla yaysa ne olur? Yılda 1 milyar geri ödeme gerekir.

Kulüpler şu anda ne geri ödeme yapıyor? Borç arttığına göre hiç yapmıyor.

Şimdi ne olacak da hem faiz hem geri ödeme yapacak, hem de %25-30 faizle?

2/ Kulüplerin borcu yıllık geri ödeme kapasitelerine göre tespit edilecek sınıra indirilmeden bu iş ölü doğar. Sonunda Ziraat Bankası bugün kulüplerin sahip olduğu gayrımenkullerin sahibi olur.

3/ Kulüpler bugün gayrımenkullerini elden çıkaramıyorlarsa bunun nedenleri var. Kulüp kongreleri de buna engel, imar durumları da. Çoğu zaten antreman tesisleri.

4/Kulüplerin harcamada rekabetten vazgeçmesi şart. Plandaki gibi gelirin belli bir kısmının ötesinde harcama yapması yasaklanabilir ve bu da etkin olarak uygulanabilmesi için bir üst komitenin onayına bırakılabilir ama zor oyunu bozar. TFF-FFP niye uygulanamıyorsa, aynısı olur.

5/Ziraat Bankası siyasi irade ile bu planı hayata geçirir ama yayın gelirleri içinden faizi ve taksitleri aldıktan sonra borçlu kulüplere para kalmayınca çıngar kopar. Almazsa da banka bilançosu sıkıntıya düşer. Çünkü başlangıç rakamları çılgın.

6/ZB operasyonu Kulüplerin üzerindeki bugünkü alacaklı baskısını hafifletir ama bugün yüksek borçlu olanlar önümüzdeki yıllarda sıkıntılı olmaya devam eder. Vergi borcu sildirmeye benzemez banka borcu ödememek.

7/Kredileri ZB’de konsolide etmek eğer:

1. ZB faizleri sübvanse etmeyecekse

2. Kredilere bir geri ödeme takvimi konacaksa (10 veya 20 yıl fark etmez)

Kulüpleri ZB iştiraki haline getirmekten öteye gitmez. ZB sadece kupa’nın değil futbolun sponsoru olur.

8/Bugüne kadar net net borç geri ödemeyen büyük Kulüplerin bu plana göre borç ödemek zorunda kalmalarını (Faizlerde büyük bir sübvansiyon yapılmadıkça) bünyeleri kaldırmaz.

9/Futbol kulüpleri (veya başka sıkıntıdaki kurumların) borçlarını konsolide edip ödediğinizde ne kendinize ne de kulüplere iyilik yapmış oluyorsunuz. Sadece kulüplerden alacaklı olanlar bayram yapıyor. Kulübün borcu yine borç, azalmıyor yok olmuyor.

10/Yıldızlara yatırım yapmayan, özkaynağa dönen ligin yayın gelirleri de tribün gelirleri de düşecektir. Bu kredileri geri ödeyecek olan gelirler düştükçe çözecek yeni bir krizimiz olacak. Onu da o zaman düşünürüz.

Kulüplerin mali yapılandırılması çalışmalarına zamanında katkıda bulunmuş bir kişi olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, futbol kulüpleri bu tür “zihni sinir” projeleri ile kurtarılamaz.

Yol bellidir.

Zahmetlidir.

Birlik beraberlik gerektirir.

Sürdürülebilir yapılar kurmayı gerektirir.

Mevcut TFF delege yapısı ile de olmaz, kulüplerin şirketleşmesi ile de olmaz.

Yüksek faiz ortamında borç yapılandırması kandırmacadır. Kulüpler mevcut gelir gider açığı ile daha ilk yılın faizini ödeyemezler bırak taksidini.

Konkordato her derde deva mıdır, aç karnına alınır mı, yan etkileri var mıdır?


Hukukçu değilim. İş dünyasının insanları ile fikirlerimi paylaşmak için buradayım. O nedenle konkordatoyu hukuki boyutları ile değil, iş kararları açısından nasıl gördüğümü anlatacağım.

Konkordato son yapılan yasal düzenleme ile ‘iflas ertelemesinin’ de yerine geçecek şekilde değiştirilen bir ‘mahkeme aracılığı ile borç tasfiye’ şeklidir. Bir de malum mahkeme dışında alacaklılarınız ile yapacağınız sözleşmeler ile borç tasfiye şekli vardır.

Bunlar hep iyi niyetli iş adamının iflas öncesinde borçlarını ödeyebilme için girdiği mücadele yollarıdır. Başarılı olamazsa iflas edecektir. İflas halinde alacaklıların durumu eskiden düzenlendiği gibidir. Teminatlı alacaklılar teminatlarını icra yolu ile paraya çevirmeye çalışırlar. Kalan değer teminatsız alacaklılar ve alacağı teminatın paraya çevrilmesi suretiyle kapanmayan teminatlılar arasında düzenlenen sıra cetveline göre dağıtılır. İşçi ve kamu alacaklarının önceliği de dikkat edilmesi gereken bir husustur.

Konkordato, yaşadığı mali sıkıntı sonucunda, nakit akışı borç ve faizlerini ödemeye yetmeyen ve mevcut durumu ile değil de daha az borç ve faiz ile borçlarını ödeyip işine devam etmek isteyen, alacaklıları ile teker teker oturup anlaşamayacağını hisseden ve teminatlı alacaklılarının işlerin durmasına yol açacak icra takiplerini ertelemeyi hedefleyen iş adamının baş vuracağı bir yoldur.

Konkordato bilhassa iflas durumunda muhtemelen eline hiç bir şey geçmeyecek olan alacaklıların ve onların bu durumunu dert eden iş adamının ilacı olabilir. Teminatlı alacaklılar nasıl olsa her zaman teminatlarını paraya çevirebilirler lakin şimdi bu süreci başlatırlarsa işler duracak ve değer yaratma ihtimali kalmayacaktır.

Konkordatoya baş vuran her iş adamı bu öngörüsünde haklı mıdır? Ürettiği ürünün pazarı daralan, veya rekabetçi avantajlarını zaman içinde yitiren iş adamı de bu süreçten başarı ile çıkabilir mi?

Bu soruya olumlu cevap vermek için bir çok gezegenin aynı eksene oturması gerekir. Yani, ürününüz hala rekabetçi olacak, müşterileriniz hala sizden mal almak isteyecek ve tedarik zinciriniz sizi destekleyecek. Konkordatoya baş vuran her şirket bu şansa sahip midir? Konkordato sürecindeki şirketin akbabalardan başka dostu olmayabiliyor. Kimse kredi veya veresiye mal vermiyor, yani işletme sermayeniz nereye kadar yeterse o kadar üretim yapabiliyorsunuz. İmkansız değil ama çok zor bir süreç.

Bir hikaye ile durumu açıklamaya çalışayım. Geçenlerde HT-Bloomberg TV’de katıldığım yayında da anlattığım bu örnek çok beğenilmiş, onu daha detaylandırarak tekrarlamak istiyorum.

Bir tankeriniz var. Kısmen sermayeniz kısmen de borç ile aldığınız. Bununla da kendinize ait petrol taşıyorsunuz. Onu da kredi ile almışsınız. Ayrıca erzak ve malzeme almışsınız, onları da hep çalıştığınız tedarikçilerden dönüşte ödemek üzere borçla. Siz yolda iken denizde fırtına, ülkenizde de mali-ekonomik kriz çıkmış. Hem kredilere ödemeniz gereken faiz artmış, hem müşterileriniz de krizde oldukları için artık malı istemiyor, siparişlerini iptal etmek istiyorlar hem de petrol fiyatları düşmüş. Siz fırtınada sığınacak liman ararken demirleyebileceğiniz bir ada çıkıyor karşınıza. İşte bu ada konkordato adası. Nefes almak için ideal sığınak. Buraya sığınıyorsunuz, gemide erzak ve adada bulabildiğiniz yiyecek yettiği kadarıyla hayatınızı devam ettiriyorsunuz. Kimse size yardıma gelmiyor. Umudunuz siz burada iken petrol fiyatlarının tekrar yükselmesi, petrolü satarak kredilerinizi, faizlerini ve diğer borçlarınızı ödeyecek duruma gelmeniz. Kreditörleriniz icra takibi başlatıp hem içindeki kargoyu hem de gemiyi sattırarak alacaklarını kurtarmaya çalışıyorlar ama bulunduğunuz adada bunu hemen yapma şansları yok. Siz de geminin telsizi ile bir yandan alacaklılara durumu anlatıp, alacaklarında tenzilat yapmalarını ve beklemelerini istiyorsunuz bir yandan da temasa geçtiğiniz müşterilerinize petrolü satıyorsunuz. Alacaklılarınız sizin teklifinizi kabul ettiyse aldığınız parayı alacaklılarınıza paylaştırıyorsunuz. Şanslı iseniz petrol fiyatları yükseliyor, elinize geçen para hem borçları ödüyor hem de işe devam edecek kadar para bırakıyor.

Durumunuzu anlattığım hikaye ile kıyaslayın. Ürününüz her zaman para edecek bir ürünse ve piyasası varsa, bu adadan kurtulursunuz. Şans da yanınızda ise fazlası bile olabilir. Değilse, konkordatonun kabulü de çok zor olacaktır, sonunun mutlu olması da.

Ekonomist Erkin Şahinöz’ün konu hakkında makro ekonomik açıdan başlayıp, hukuki süreci de anlatan bir videosu var. Onu da izlemenizi tavsiye ederim.

https://youtu.be/S4njc_GqEBI