Soru: Kurumların benzer değerleri var mıdır? Yoksa çalışanların değerlerinin bir mozaği midir?


Yukarıda bahsettiğimiz değerler ruhsal yapı taşlarıdır ve tamamen insana aittir. Bir kurumun veya organizasyonun benzer değerleri olamaz. Ancak kurumlar, insanlardan oluştuğu için, kurum kültürleri de belli değerler tarafından şekillendirilir. Bu değerler kurumsal davranışları ve kurumun yönünü belirler. Bu değerler ne kadar kişi tarafında paylaşılıp benimseniyorsa kurum başarıya giden yönü o kadar güçlü bir şekilde tespit eder.

Çalışanlar veya mensupları ile kurum arasındaki gerilim tarihidir, yeni bir şey değildir. Kurumun değerleri ile çalışanların değerleri her zaman aynı çizgide değildir. Bunun da sizi şaşırttığını zannetmiyorum.

Bu gerilim 100 yıl önce çok daha fazla idi. Endüstri devrimini düşünün. Çalışanlar hemen hemen “zincirli köle” statüsünde temel ihtiyaçlarını bile karşılamaktan acizken, elbette yönetici sınıf ile aralarında “değer uçurumu” vardı. “Eleman dediğin paspas gibidir dövdükçe güzelleşir” deyimi o karanlık döneme aittir. Bürokratik kontrol ve katı çalışma kuralları o günlerin eseridir. Temel inanış “insanlar tembel asalaklardır, zorlamazsan çalışmazlar” idi. Bugünün değerleri ile o zamanın fabrikaları, yöneticilerin “gardiyan” rolünü oynadığı, çalışanların da mahpus olduğu bir hapishane gibi değerlendirilebilir. Ancak o günlerin çalışanlarının en önemli ihtiyaçlarının “güvenlik” olduğunu hatırlarsak, niye o hayata katlandıklarını da anlayabiliriz.

Sanayi toplumundan hizmet ağırlıklı ekonomiye geçtikçe çalışan-kurum ilişkisi de çok değişti. Ortalama eğitim düzeyi ve hayat standartları yükseldi. Temel ihtiyaçlarını karşılayan insanlar artık diğer ihtiyaçlarını tatmin etmeye çalışıyorlardı. Bu gelişmeyi takip eden akademisyenler ve bilim adamları da ilginç çalışmalar ve sonuçlar yayınladılar. İnsanlar belirli şartlar yerine getirildiğinde çalışmak istiyorlardı. Kendilerini güvende hissetmek, insan ilişkilerinin sağlıklı olması ve kuruma itimat duyabilmek. O dönemin çalışma ortamına damgasını vuran değerler işte bu ihtiyaçları gidermeye yönelikti. Grup çalışmaları ve kurumsal kültür gündeme gelmeye başladı. Aynı dönemde ağır sanayide çalışan insanların bu tür lüksleri yine yoktu. Değişim ve organizasyonların kendini geliştirme çabaları hizmet sektörü ile başladı. İnsanların kendini geliştirmesi için insani değerler benimsenmeliydi. Temel değer de “tercih hakkı” idi. Warner Burke bu konuyu şöyle toparladı.

  1. Çalışan insanların öğrenmek ve kendilerini geliştirmeleri için imkan yaratılmalıdır.
  2. Çalışanlara eşit davranılmalıdır. Haysiyetleri ile oynanmamalıdır. Ayrımcılık yapılmamalıdır.
  3. Çalışanlar birbirleri ile açık ve dürüst iletişim kurmalıdır.
  4. Çalışanlarda karşı güç ve iktidar baskısı kullanılamaz.
  5. İnsanlar kendi işlerini kendi uygun gördükleri şekilde yapmakta yeterli özgürlüğe sahip olmakla birlikte, bütünün yararı için kurumun ihtiyaçlarını gözetmek ve kurumu desteklemek durumundadır.

Bu konuda yapılan çalışmalar bürokratik kontrol modelinden uzaklaşıp insani değerlere yaklaştı. Amaç kurumun ihtiyaçları ile çalışanın ihtiyaçları arasında sağlıklı bir denge kurmak idi. Bu da Maslow’un terminolijisinde savunma değerlerinden uzaklaşıp, gelişme değerlerine ağırlık vermenin karşılığı idi. 1960 ve 1970’lerde çalışma şartları oldukça iyileştirildi. Globalizasyon kendini gösterene kadar…

Globalizasyon yeni vizyonlu şirketlerin daha iyi ürünleri daha hızlı ve daha ucuz üretmesini sağladı. Bir çok büyük şirket hazırlıksız yakalandı yaşam mücadelesine düştü. İnançları, değerleri ve davranışları değişti. Çoğu yok oldu birçoğu ufalmayı tercih etti. Büyüme & gelişme yerini savunmaya bıraktı. İşyeri ve iş hayatı kalitesini arttırmak için çalışan uzmanlar tekrar endüstri devrimi yıllarına dönüp, verimlilik, üretkenlik ve karlılık üzerine odaklandılar. Kurum-çalışan mesafesi açıldı, ilişkiler bir kere daha karanlık döneme girdi.

11 Eylül kurum değerlerini daha değiştirdiğini düşünüyorum. Savunma değerleri daha da ön plana çıktı ve büyüme değerleri Kaf dağının ardında.

Bu konudaki araştırma sonuçları:

1998 yılında Fortune dergisinde yayınlanan bir Gallup araştırmasına göre, (1) Çalışanların en iyi yaptıkları işi yapma şansı buldukları (2) fikirlerinin önemsendiği (3) mesai arkadaşlarının kaliteyi önemsediği (4) şirketin misyonu ile yaptıkları iş arasında bir ilişki kurabildikleri şirketlerin daha yüksek kar seviyelerine çıktıkları görülmüş. İnsanlar kurum değerleri ile kendi değerleri birbirine yaklaştıkça daha iyi performans sergiliyorlar.

Harvard Business School profesörlerinden Kotter ve Heskett yayınladıkları bir araştırmada; çalışanların, müşterilerin ve hissedarların çıkarlarını açıkça gözeten kurum değerlerini ön plan çıkaran şirketlerin, bu tür bir kurum kültürü olmayan şirketlerden 4 kat daha hızlı büyüdüklerini açıklamışlardı.

Cameron ve Quinn’in 1999 da yayınladıkları dehşet verici bir araştırmaya göre; 90’lı yıllarda Toplam Kalite Yönetimi, Re-engineering, stratejik planlama ve küçülerek büyüme yolunda harcanan bütçelerin ¾’ü çöpe gitmiş. Bunun temel sebebi de kurum kültürünü göz önüne alınmadan girişilen çalışmalar olmalarıymış.

Soru: Görünüşte sosyal sorumluk sahibi veya çevreci olarak bir çok şirketin “arka bahçesinin” pek o kadar da temiz olmadığını biliyoruz. Bu ne kadar sürecek?


Bu çok yerinde bir tespit. İki yüzlülük çok eski bir tartışma ve süreceğe de benzer. Sadece ülkemizin değil Dünyanın önemli bir sorunu. Dünya (Batı) gençliğine en güzel ürünleri sunmak için koşturan spor ayakkabıları firmasının uzakdoğu gençliğini (hatta çocuklarını) ne şartlarda çalıştırdığını hepimiz hatırlıyoruz. Ancak bu konularda Dünya sessiz kalmıyor ve şartlar sürekli olarak iyileştirilmeye mecbur ediliyor. Globalizayon ve iletişim teknolojilerinin gelişmesi ile bu tür ikiyüzlü şirketler çok daha dikkatli olmak ve kendilerine çekidüzen vermek zorunda.

Bu konuda sadece şirketlere değil bireylere de önemli görevler düşüyor. Sosyal sorumluluk sahibi ve çevreci olmayı samimiyetle benimsemiş şirketleri ne derece destekliyoruz? Oto Sanayi’de arabamızı tamir eden çocuğun çalışma şartları bizi ne kadar ilgilendiriyor? İşimizi halletmek için rüşvet veya bahşiş verirken ne yaptığımızın farkında mıyız? Bir yanda TEMA veya ÇEKÜL’de canla başla çalışırken bir yandan da fabrikalarımızınacaları çevreye kükürt saçmıyor mu?  İki yüzlü olanlar sadece “başkaları” mı?

Soru: Şirketlerin sosyal sorumlulukları ile etik değerleri arasında ne tür bir ilişki var?


Elbette etik değerleri kurumsallaşmış şirketlerin, sosyal sorumluluk almaları daha kolay oluyor ancak birebir ilişkiden de sözedemeyiz. Etik değerleri yüksek bir çok şirket sosyal konularda bir “çekingenlik” içine girebiliyor. Zülfü yar meselesi… Maalesef teknoloji de şirketlerin etik değerlerini sürekli revize ediyor. Genetik mühendisliğin geldiği noktada bazı kavramları da yeniden tanımlamak veya “sıfırdan” oluşturmak gerekiyor. Örneğin, bio-etik.

Birkaç yıl içinde (belki de şu anda) herhangi bir gelişmiş ülkenin (belki de gizli) bir laboratuvarında “insan kopyalanıyor” ve bu konuda hiçbir etik standart oluşmamış durumda. Bu konuda hiç kimse, General Electric’in başkanı da Arçelik’in Genel Müdürü de “bana ne?” diyemez. İnsanlığın dönüm noktası denebilecek bir konuda tek başımıza fikir ve etik standart oluşturmamız da beklenemez. Ancak sosyal sorumluluk sahibi yöneticiler olarak bizlere düşen toplumun ilgili kurumları ile ilişkimizi ve işbirliğimizi geliştirmek olacaktır.