Soru: Şirketimize uzun yıllar hizmet verenler için geçerli bir jübile yönetmeliğimiz var. Ancak yaşanan sıkıntılar dolayısıyla bunu uygulayamıyoruz. İleride ne gibi sıkıntılar yaratır?


Kriz dönemleri maalesef tüm değerlerin yıkıldığı dönemler oluyor, tıpkı savaşlar gibi. Bir çok kurum genel anlamda sözünü yerine getiremiyor. Bu problemi yaşamamanın en kolay yolu hiç söz vermemektir. Halbuki vaat etmeden ilişki kurulamaz ya da ruhsuz bir ilişki olur. Nikah masasını hatırlayın…

Kurumlarla çalışanlar arasındaki vaatler de aynen böyledir. Aradaki ilişkiyi karşılıklı verilmiş yazılı veya yazısız vaatler oluşturur. Bazı kurumlar kurumsallaşmanın parçası olarak bu vaatleri yazılı hale getirir. Bazıları da bundan çekinir, yazılı olursa müktesep hak olacağını düşünür ve yazıya geçirmez. Pratikte yazılı olmasının olmamasından farkı yoktur. Bu tür yan menfaatler şirketin kanunen vermek zorunda olmadığı ancak iyi niyet ve özel hukuk çerçevesinde aktedilmiş addedilir. Genel kabul gören bir kriz döneminde de uygulamada aksaklıklar olması normal karşılanır. İnatlaşmak iki tarafın da işine gelmez.

Jübile’den kasıt belirli ve uzunca bir dönem çalışanlara verilen ikramiye ve hediyelerdir. Bazı şirketler bunu kol saati, televizyon mertebesinde tutarlar bazıları da abartarak araba, ev seviyesine getirirler. Sıkıntı da genelde buradan doğar. Bu tür keyfe keder uygulamalar ne kadar yeknesaklaşırsa,o derecede kurum kültürünün vazgeçilmez parçası haline gelir. Maddi karşılığını makul tutup her sene farklı hediyeler seçmek size esneklik verecektir. İyi günlerde “kara günleri” de düşünerek karar almamız gerektiğini bu kriz hepimize öğretecek galiba.

Soru: “Kriz fırsattır” diyerek aynı sektörde çalıştığımız bir şirketi satın aldık. Her şey çok kötü gidiyor. Bana öyle geliyor ki bu şirketi ya sıfırdan kuracağız ya da kapatacağız. Öğrenmek istediğim şey, satın aldığınız şirket gerçekten “sizin” olabilir mi? Olursa ne zaman olur?


Şirketi satın alırken ne kadar derin inceleme yaparsanız yapın, aynı sektörde birbirinizi yıllardır tanıyor olsanız bile iş hayatının en zor konu başlıklarından biri “ birleşme sonrası entegrasyon” dur. Bu konuda yazılmış kitap ve makalenin sayısının fazla olmasının sebebi bu işin doğrusunu kimsenin bilmemesinden kaynaklanmaktadır. Tam anlamıyla yönetim bilimi ile yöneticilik sanatının kesiştiği gri bir alandayız. Buradan en az hasarla çıkanlar da marifeti tecrübe ve üst düzeyden yönlendirmede buluyorlar.

Yapılan araştırmalar gösteriyor ki; tüm birleşmeler, istisnasız, sancılı oluyor. Araştırmacılar 3 ana neden tespit etmişler:

Birincisi liderlik boşluğu. Üst yönetimin oluşturulmasının veya atanmasının gecikmesi. Oluşan üst yönetimin karar almaması veya alamaması durumu.

İkincisi aldığınız şirketin değerlerini katletmeniz. Evet, bir kurumun en değerli varlıkları çalışanları ve müşterilerdir. Maalesef, bir şirket birleşmesinde ilk hedef masraf kısmak olduğu için bu uğurda büyük hatalar da yapılıyor. Ya da entegrasyon sorumlusu mevcut kadroyu tanımak, onlarla çalışmak yerine çoğunlukla kendi ekibini kuruyor. Bu arada “kellesi giden”, devralınan şirketin yöneticileri oluyor. Bu doğrudan müşterilere yansıyor. Ya ilişki kopuyor. Ya da müşterinin alıştığı hizmet kalitesi ister istemez aksıyor. Devralanın genel kalite düzeyi daha üstün olduğu durumlarda dahi dışarıdakilerin algılaması bu şekilde oluşuyor.

Son neden ise inatçılıktır. Bir şirketi devralmaya karar verdiğinizde geçerli olan faktörler ister içsel olsun ister dışsal, mutlaka zamanla değişir. Ancak siz ilk planınıza sadık kalmak uğruna konjonktürle inatlaşırsanız kendinizi de devraldığınız şirketi de boş yere zorlarsınız.

Bir şirketin başka bir şirketi devralması uzun bir süreçtir. Devralacak şirket patron şirketi dahi olsa inceleme ve karar sürecinde içeride veya dışarıda bir çok kişinin ve kurumun ikna edilmesi gerekir. İkna edebilmek için güzel senaryolar yazılır ve oynanır. Bu senaryoya en başta da yazanlar inanır. Her şeyin “tereyağından kıl çeker “ gibi sıkıntısız ve rahat olacağına kendilerini ve çevrelerini inandırırlar. Devirden sonra işler senaryoya uygun gitmediği zaman bunu itiraf etmek, pozisyon değiştirmek ve yapılan işin hatalı olduğunu kabul etmek çok zordur. Patron için ayrı zordur profesyonel için ayrı….

İki firma birarada çalıştığı zaman çıkması beklenen enerji türüne “Sinerji” adı verilir. Kısacası “iki artı iki 4 değil, en az 5 hatta 8” etmelidir. Yoksa iki şirketi birleştirmenin anlamı yoktur. Kendi yollarına gitmeleri her ikisi için de, piyasa için de daha hayırlı olacaktır.

Bu “sinerji” denilen şey “van gölü canavarı” gibidir. Herkes konuşur ama kimse de kendi gözleriyle görmemiştir. Hazırlık safhasında sanal ortamlarda çok rahatlıkla “anime” edilebilen bu sinerjiyi gerçekten yaratmak ciddi bir analiz ve yönetim tecrübesi gerektirir. Genellikle piyasa şartları ciddi bir analiz yapacak zamanı bırakmaz. Devraldıktan sonra “entegrasyon yöneticisi“ olabilecek insanı bulmak da ayrı bir sorundur. Dışarıdan olması tercih sebebidir ancak aramaya başlamak için birleşmenin gerçekleşmesini beklerseniz çok gecikirsiniz. Erkenden alsanız bu defa da birleşme gerçekleşme riskini alıp da mevcut işini bırakıp da gelecek veya sizden haber bekleyecek iyi yönetici bulmak da kolay değildir.

Beklenmeyen bir çok olay olur. Devirden sonra farkedersiniz ki aldığınız şirketin en cazip tarafı esasında en zayıf olduğu nokta imiş… Sizin 3 aylık eğitimle transfer etmeyi düşündüğünüz müşteri bazlı ürün geliştirme metodlarınız hiç işe yaramıyor. Niye mi? Müşterileri sizinkilerden çok farklı da ondan. Kendi müşterilerinizde var olmasına alıştığınız bir çok imkan burada yok. Ne kadar garip değil mi?Şirket el değiştirdiği için masrafları kısmayı umarken bir de bakmışsınız ki masraflarınız artıyor. Arsa sahibi veya mağazanın mal sahibi el değiştirmeyi fırsat bilip kirayı arttırır. Bir çok “koordinatör” ünvanlı insan türer organizasyonunuz içinde. Baştan bunlara “geçici” gözüyle bakarsınız. Biraz sonra gözünüz alışır. Bir müddet sonra da kadrolu olurlar. Hukuki masraflar daima düşündüğünüzden fazla olur.

Bu tür birleşmeler ekonomideki veya sektördeki dönüşümle hızlanır. Kendi şirketinizde bu tür değişiklikleri karşılamaya veya atlatmaya alışık ve muktedir olmanız aynı başarıyı devraldığınız şirkette de göstereceğiniz anlamına gelmez. Teknoloji, insan kaynakları ve süreçler alıştığınızdan farklı olunca aynı başarı formüllerinin işe yaramadığını görürsünüz.

“Parayı bastırdığınız” için şirketin “ruhunu” da satın alabileceğinizi düşünüyorsanız çok yanılırsınız. Bu çok meşakkatli ve çoğunlukla da kadroların tamamen değişmesiyle sonuçlanan bir süreçtir. Günün sonunda iyi liderlik vasıfları, yönetim bilgisi ve tecrübesi size doğru yolu gösterir.

Soru: Baba işimiz konfeksiyon alanında faaliyet gösteriyoruz. Bilinen bir markamız var. İç piyasada kuvvetliyiz. Hem kendi mağazalarımızda perakende satış yapıyor hem de toptancılar vasıtasıyla Anadolu’ya mal veriyoruz. Krize rağmen yaz dönemini fena geçirmedik. Belli bir sadık müşterimiz var. Yine de kış sezonu için kolleksiyon hazırlamakta tereddüdümüz var.


Moda alanında marka olmak yani farklı, uygun, itibarlı ve dost bir isim olmak çok zordur. Farklı ve uygun kolleksiyonlar hazırlamak, yaratıcılık olduktan sonra kolay gibi gözükebilir ancak itibar ve dostluk zamanla oluşur. Çoğu moda markasının ufku, yaratıcısının soluğu ile sınırlıdır. Dolayısıyla da çoğu marka bu serüvenin tamamını yaşayamadan kaybolup gider. Tanınmış ve itibarlı markalar dahi farklılıklarını koruyamaz ve müşterilerinin kullanımına uygun kolleksiyonlar yaratamazlarsa itibarları ve gördükleri ilgi azalır. Moda farklılık, yani yaratıcılık üzerinde döner.

Türkiye’de konfeksiyon sektörü alım tarafında da satım tarafında da uzun vadeler ile çalışır. Hazırlık süreleri uzundur. Ortalama olarak yılda 2 kolleksiyon hazırlanır. Ürün grubuna göre 12-18 aylık bir süreden söz ediyoruz. Bu sürenin yarattığı ciddi bir işletme sermayesi ihtiyacı vardır. Sektörde tanıdığım bir çok kişi uzun yıllardır ‘para kazanamamaktan’ şikayetçidir. Ana sebebi faizlerin yüksekliği ve rekabettir. Bilhassa Marks and Spencer ve Zara vb. markalar lojistik olarak ezici bir üstünlük sağlayarak yılda 6-12 kolleksiyonu vitrine çıkarabilmektedir. Kısıtlı sermaye ve ölçek ile bu yarışta ayakta kalmak mümkün değildir.

Stratejik olarak sınırlı sayıda iplik, kumaş ve model ile çalışan ve sürüme dayalı bu modelin alternatifi belirli bir müşteri grubunun ihtiyaçlarına odaklanan, farklı ve özgün modeller ile kendini farklılaştırmaktır. Siz de anladığım kadarıyla bu yolu seçmişsiniz ve bence çok da doğru karar vermişsiniz.

Peki, krizden önce para kazanıyor muydunuz? Yani; yatırdığınız para ve emeğin karşılığını aldıktan sonra hala kar ediyor muydunuz? Gelecek yılların olası sorunlarına karşı bir rezerv oluşturabiliyor muydunuz? Eğer bu sorulara cevabınız ‘evet’ ise sorununuz sadece girmekte olduğumuz ‘ekonomik depresyon’ ile ilgilidir. Eğer bu sorulara cevabınız ‘hayır’ise bir an önce küçülme ve/veya tasfiye kararı kaçınılmazdır. İkinci Dünya Savaşı’ından bu yana hiç yaşamadığımız derinlik ve uzunlukta bir krizin içinde ancak henüz başındayız. İyi günlerde reel kar edemiyorsanız, önümüzdeki günlerde ayakta kalmaya çalışmanın sebebi ne olabilir?

Doğru strateji seçmişsiniz ve varsayalım ki krizden önce reel kar ediyordunuz. Şu anda kar etmiyor olabilirsiniz ancak bu krizden sağ çıkmaya değecek bir ufuk ileride sizi bekliyor. Sebebi tarihimizin an ağır krizi olsa dahi, bir moda markası olarak yeni sezonu zamanında ve herşeyi ile “tamam” bir kolleksiyon ile açmak zorundasınız. Bu konuda seçim hakkınız yoktur. Bu uzun vadede marka değerinizi kat be kat arttıracaktır. Rakiplerinizin piyasadan silindiğini ve ayakta kalanların da yeni kolleksiyon hazırlamakta sizin gibi tereddüt ettiğini düşünürseniz, krize rağmen yaratıcılıktan ve müşterisine yeni ve heyecan verici bir kolleksiyon sunma sevdasından taviz vermeyen markalar bu krizden itibarlarını ve müşterisi ile dostluklarını arttırarak, ‘boy farkı’ ile önde çıkacaktır.

Yeni kolleksiyon, işletme sermayesi demek. Bu ihtiyacı azaltmak için adetlerde ve iplik/kumaş çeşidinde indirime gidebilirsiniz. Bu müşterinizin dikkatini çekmeyecektir. Unutmayın ki, yabancı markalar dahil, çoğunluğun vasat ve zayıf kolleksiyonlarla sezonu açacağı bir dönemde siz ‘göreli olarak’ yeni ve geniş bir kolleksiyon sunuyor olacaksınız.

İşletme ve genel idare giderlerinde tasarrufta ikinci safhaya geçmelisiniz. Birinci safhada fazla can acıtmayacak ‘daha az kullanıma yönelik’ önlemler aldınız. Şimdi görüyorsunuz ki, bu yetmiyor. İkinci safha ‘işlerinizi farklı yaparak’ maliyetlerinizi düşürmek olacaktır. Sabit maliyetleri düşürmeyi veya değişken hale getirmeyi, maliyetlerinizi (bilhassa mağazalarınızın kirası ile personelin maaşını) mümkün olduğu kadar cironuza endekslemeyi deneyin.

Bu sonbahar-kış sezonunda hedefiniz geçen sene sattığınız malın azami yarısını, geçen seneki fiyatından satmak olmalıdır. Eğer bu şartlarda servetinizin %10-15’inden fazlasını kaybetmeyecekseniz durmayın hazırlanın sezona.