Artık Bankaların da 12 Eylülü var. (2)


14 Eylül’de yazdığım “Artık Bankaların da  12 Eylülü var” başlıklı yazıda özetle demiştim ki:

“…. dünya bankacılık sisteminin 27 patronu Basel III diye bilinen bankaların uyması gereken sermaye yeterliliği vb. kuralları sertleştiren yeni bir kriterler manzumesini bir batında kabul ettiler.

Basel III kriterlerinin hedefi bankaların sermaye ve yedeklerinin asgari tutarını yaklaşık 3 katına çıkarmak. Bir çok ABD ve Ingiliz bankası (ve türk bankalarının hepsi) zaten bu seviyelerde olduğu için yeni kriterler bilhassa Kıta Avrupası bankaları için önemli.

Basel III’e göre %2 olan çekirdek sermaye oranı (core tier one ratio) asgari %4.5 olacak. Ama bu da yetmiyor, %7 olması arzu ediliyor. Zaten uygulama –bu konuda en sıkıntılı ülke olan Almanya’nın yoğun itirazları ile – 2013’de başlayacak ve uyum süresi 2019’a kadar uzatılmış durumda. Almanya’nın itirazlarının ardında bu kararların hemen uygulanması halinde büyümeye darbe vurması ve istihdamı etkilemesinden duyulan endişeler yatıyor.

Alman devlet bankalarının kredileri kısması gayrımenkul piyasalarına darbe vurabilir. Devletin sermaye artırması daha olası bir çözüm. Bununla beraber Avrupa’da banka birleşmeleri gündeme gelebilir.

Türkiye’ye etkisi doğrudan değil dolaylı olacaktır. Avrupa bankalarının fonlama iştahının kesilmesine yol açacağı için kendini o bankalardan fonlayan Türk bankalarının “ayak değiştirmeleri” gerekebilir. Bilhassa, yatırım finansmanı ve kamu projelerinin finansmanı konularına özel daralma yaşanabilir.

Bence, Basel III bu yaşadığımız kriz  boyutları açısından bankacılık sistemini yeniden yapılanmaya zorlayan bir paket olmadı ama krizden bu yana bankacılık ile ilgili alınan kararların en reformist olanı. Önemi oranlardan ziyade sistemin patronlarının kararlılık içinde beraberce hareket ettiklerini göstermek olacak.

….

Basel III, Kasım 2010’da Seul’de yapılacak G20 toplantısında onaya sunulacak ve ondan sonra öngörülen uyum süreci çerçevesinde bankaların kendilerini yeni normlara getirmeleri beklenecek.

Bazı bankalarda sermaye artışlarının zaman alabileceği, bazı bankalar açısından da mümkün olamayabileceği tahmin ediliyor. Bankaların bu sermayeyi temin edemedikleri takdirde, kredi vermeyi kısarak, hedeflenen rasyoları tutturmaya çalışmalarından endişe ediliyor. 1988’de ilk Basel kuralları açıklandığında, 1992’de yürürlüğe girene kadar, bankaların çabası sermaye artırmak yönünde değil, kredi politikalarını sertleştirerek, varlık satarak, kaynak yaratmayı tercih etmek olmuştu. Süre uzadığında bu yol daha da cazip gözükür. 2019’a kadar süre varsa, niye bugünden sermaye artırsın ki?

Basel III’ün ABD’de 2009’da yapılan banka sermayelerinin yenilenmesi çalışmasından ikinci büyük farkı da sermaye tutarları değil rasyoların hedeflenmiş olması. ABD’de hedeflenen rasyoları tutturmak için bankaların eklemesi gereken sermaye tutarı mutlak değer olarak tespit edilmiş ve süre kısa tutulmuştu. Dolayısı ile bankaların aktiflerini ufaltarak rasyolara uyum sağlaması yolu baştan kapatılmıştı. Basel III’de, tam tersi yapılarak, sermaye artırmakta zorlanacak bilhassa küçük bankalar ile, kamu açıkları nedeniyle zorlanacak olan devlet bankaları düşünülerek verilen taviz nedeni ile mutlak değerler değil, rasyolar hedeflenmiş ve uyum süreci 7 yıla varan bir zaman dilimine yayılmış.

Sermaye sıkıntısı çeken bankaları “bir ömür” beklemek, finansal değil siyasi bir karar, yanlış olduğu apaçık. Her ne kadar Deutsche Bank sermaye artırımına gideceğini açıklamış olsa da, daha önceden yaşadığımız örnekler bankaların sermaye artırmayı sevmediklerini, son çare olarak gördüklerini, bize göstermiştir. ABD’de sub-prime krizi başladığında bankaların gönüllü olarak sermaye arttırdıklarını görmedik. Bu nedenledir ki, ABD hükümeti o çok tepki çeken kurtarma paketi içinden bir tahsisatla bankalara zorla sermaye koydu.

Hedeflenen oranlara her bankanın eş zamanlı olarak ulaşmasını beklemenin de doğru olmadığını düşünüyorum. Bugün itibarı ile hedefin çok uzağında olanlara “elektro-şok” verilerek, çok daha kısa zamanda en azından vasat durumdakilerle  arasını kapatması istenebilirdi.

Esasında bankaları fonlayan sermayedar ve diğer kaynak sahipleri bankaya güvendiği müddetçe bunu zamana yayabilirsiniz. Piyasalar bir bankanın kabul edilebilir oranların altında özkaynak ile hayatını sürdürmesine yıllar boyu göz yumamazlar. Siz uyum süresi 10 yıl deseniz de bankaların çoğu 1 yıl içinde bu “nazik” durumdan çıkmaya gayret edeceklerdir.

Bazı bankalar, sermaye yeterliği rasyosunun artmasının maliyetlerini artıracağı endişesi taşıyorlar. Ben buna katılmıyorum. Daha sağlam bankaların daha ucuza kaynak sağlayabileceklerini düşünüyorum ve geçmişte bunun örneklerini de gördük. Daha sağlam banka daha ucuza borçlanabiliyor, hisse karşılığı sermaye yaratabiliyor.

Basel III’ün başarılı olması için Düzenleyicinin, bu konudaki kararlılığı son derece önemli olacaktır. Kuvvetli ve muktedir bir Düzenleyicinin rehberliği ve denetimi altında faaliyet gösteren bankaların değeri artar, sermaye bulması kolaylaşır.

Artık Bankaların da 12 Eylülü var.


Geçtiğimiz hafta sonu biz referandum ve basketbol ile meşgulken dünya bankacılık sisteminin 27 patronu Basel III diye bilinen bankaların uyması gereken sermaye yeterliliği vb. kuralları sertleştiren yeni bir kriterler manzumesini bir batında kabul ettiler. İçerik ve geçiş dönemi olarak beklenenden (ve ABD ve İngiliz bankacılığının patronlarının istediğinden) daha yumuşak bir sonuç çıktı. Bu uzlaşma sayesinde de bir toplantıda sonuca varıldı ve duyuruldu.

Basel III kriterlerinin hedefi bankaların sermaye ve yedeklerinin asgari tutarını yaklaşık 3 katına çıkarmak. Bir çok ABD ve Ingiliz bankası (ve türk bankalarının hepsi) zaten bu seviyelerde olduğu için yeni kriterler bilhassa Kıta Avrupası bankaları için önemli. Yoksa Dünya bankacılık sistemin toplam sermayesinin 3 katına çıkması anlamını taşımıyor.

Basel III’e göre %2 olan çekirdek sermaye oranı (core tier one ratio) asgari %4.5 olacak. Ama bu da yetmiyor, %7 olması arzu ediliyor. %7’nin altında kalanlar, temettü ve prim dağıtamamak gibi yaptırımlara maruz kalacak.  %7 olarak öngörülen oranın ekonomik şartlara göre %9.5’a yükseltilmesi de sözkonusu ama henüz taslak aşamasında. Zaten uygulama –bu konuda en sıkıntılı ülke olan Almanya’nın yoğun itirazları ile – 2013’de başlayacak ve uyum süresi 2019’a kadar uzatılmış durumda. Almanya’nın -belki de Avrupa adına- itirazlarının ardında bu kararların hemen uygulanması halinde büyümeye darbe vurması ve istihdamı etkilemesinden duyulan endişeler yatıyor.

Bu tür sermaye oranlarını yükseltme uygulamaları ülkemizde de yapıldı ve ilk safhada bankalar sermayelerini artırmada zorluk çektikleri için bilançoları daraltma, kredileri kısma, varlıkları satma vb. tedbirleri ile oluşan daralma yaşandı. Uygulamanın zamana yayılması bunun salgın etkisini azaltır. Ancak bazı bankalar –burada Avrupanın devlet bankaları ön planda- ilk aşamada uymaları gereken oranların da uzağında olduğu için münferit sıkıntılar yaşanacaktır.

Alman devlet bankalarının kredileri kısması gayrımenkul piyasalarına darbe vurabilir. Devletin sermaye artırması daha olası bir çözüm. Bununla beraber Avrupa’da banka birleşmeleri gündeme gelebilir.

Türkiye’ye etkisi doğrudan değil dolaylı olacaktır. Avrupa bankalarının fonlama iştahının kesilmesine yol açacağı için kendini o bankalardan fonlayan Türk bankalarının “ayak değiştirmeleri” gerekebilir. Bilhassa, yatırım finansmanı ve kamu projelerinin finansmanı konularına özel daralma yaşanabilir.

Global bankalar için ek düzenlemeler de bekleniyor. Onlar da belli olduktan sonra durumu tekrar değerlendirmek gerekebilir.

Bence, Basel III bu yaşadığımız kriz  boyutları açısından bankacılık sistemini yeniden yapılanmaya zorlayan bir paket olmadı ama krizden bu yana bankacılık ile ilgili alınan kararların en reformist olanı. Önemi oranlardan ziyade sistemin patronlarının kararlılık içinde beraberce hareket ettiklerini göstermek olacak. Zaten piyasalar da bunu çok iyi karşıladı ve dün nerdeyse tüm banka hisselerinin değeri arttı.

Sıcağı sıcağına bu kadar. Bu konuyu takip etmeye ve yazmaya devam edeceğim. İyi haftalar.

2010’un ilk yarısında Şirket Satınalmaları Piyasası


Bugün 24.08.2010 Bloomberg TVde benimle yapılan bir roportajda söylediklerim ve vakit kalmadığı için söyleyemediklerimi aşağıda okuyabilirsiniz.

Dünyada şirket satınalmaları piyasası yılın ilk 6 ayında 5000’in üzerinde 880 milyar dolar’lık satınalma işlemi ile geçen senenin %14 üstünde gerçekleşti. Bu işlemin adet olarak %25’ini (775 satın alma, 478 satış) Özel Sermaye fonları gerçekleştirdi. Bu rakkamların içinde Çin gibi bazı kapalı ekonomilerde ülke içinde yapılan gizli kapalı işlemlerin dahil olmadığını düşünürsek, işlem hacmini belki de 1 trilyon dolar olarak görmek gerekir.

Mega işlemler –milyar doların üstü- çok görülmüyor, tam aksine avrupa çağında orta boy kabul edilen, 250-500 milyon dolar seviyesindeki işlemler çoğunluğu oluşturuyor.

İşlem kaynağı olarak neleri görüyoruz:

-cebi sağlam, rakibini satın almak isteyen, asya veya brezilyada büyümek isteyen kurumlar

-sermaye sıkıntısı çeken, yeniden yapılanma içindeki bankalar

-topladıkları fonları yatırmak zorunda olan özel sermaye şirketleri

-özelleştirmeler

-krizde sıkıntıya düşen ve sağlam yatırımları elden çıkarmak zorunda olan fonlar

Piyasada eskisine oranla çok problemli şirket var, alıcı/yatırımcı arayan. Ama  bu problemli şirketlerden alacaklı banka ve kurumların  razı olmaya hazır oldukları fiyatlar henüz problemli bir şirketi alıp, yeni bir yönetim oluşturup, işletme sermayesi yaratıp, pazara geri dönmenin riskini kaldıracak kadar düşmemiş durumda.

Sektör olarak, enerji&dağıtım, telekom, tüketici, finans, sanayi bu işlemin %90’ını gerçekleştirdi.

Türkiye’de de enerji başı çekerken, finans ve telekom ikinci ve üçüncü sırada yer aldı.

Sene başında yatırım bankalarının şirket satınalma piyasasına yönelik beklentileri çok iyimser iken 6 ay sonunda geldiğimiz noktada, bu seneye de kayıp yıl olarak bakılıyor. Yunanistan ve diğer akdeniz ülkelerinin dış borç krizi ve piyasalardaki volatilite, büyüme iştahları olan şirketlerin yönetim lerine fazla cesaret vermediler.

Avrupada ise düşüş var. İlgi yükselen pazarlara. Çin-Hindistan ve Brezilya önderliğinde Latin Amerika’ya. En büyük işlem de Meksika’daki telekom evliliği. 28 milyar dolar.

Avrupada ilk 6 ayda 262 milyar dolarlık işlem olmuş. Geçen senenin %5 altında. Sağlık ve tüketici sektörlerinde nispeten canlılık görüldü. Avrupalı şirketler bilhassa ABD’de de satınalmalar yaptılar. Yılın ikinci yarısı da fazla umut vermiyor. Borsaların düşük gitmesi ve genel ekonomik belirsizlikten ötürü. Halbuki düşük kur, avrupa şirketlerini ciddi satın alma hedefi haline getirmiş durumda. Sadece global olarak da güçlü veya yükselen ekonomilerde ciddi varlığı olan Avrupa şirketleri için talep olabilir. İlaç şirketleri büyük gelir getiren patentlerinin süreleri doldukça, yeni patentleri olan şirketleri almayı büyümenin gereği gibi görüyorlar ve bu devam edecek gibi gözüküyor.

Yapılan işlemlerin finansmanı da farklılık arzediyor. Eskiden önemli oranda kredi ile yapılırken bu sene ortalama borç finansmanı oranı %50’yi aşmıyor. Şirketler ya krizde biriktirdikleri kaynağı ya da sermaye artırım yolu ile sağladıkları kaynakları kullanıyorlar.

İki yıldır büyümeyen şirketlerin üzerinde ciddi yatırımcı baskısı var. Onlar da şirket satın almayı bir yıl öncesinden daha fazla gündemlerine almış durumdalar. Bir çok büyük şirket hala ülke ekonomileri hakkında karışık fikirlere sahip olsa da krizden çıkışta ciroları büyütecek stratejik satın almaların en doğru yol olduğu fikrinde. Hedefledikleri şirketler öncelikli olarak pazar payını artıracak ve büyüyen pazarlara erişim sağlayacak şirketler oluyorlar.

Ancak bu sefer daha odaklanmış gözüküyorlar. Kriz öncesi şirket satınalmaları pazarına göre bugün alıcılar almak zorunda olduklarını alıyorlar. Çok uzun vadede üstünlük sağlayacak satın almalara genellikle sıcak bakmıyorlar.

Burada da zamanlama önemli.

Erken alırsanız, ilk bir kaç yılda ödediğiniz parayı çıkarmak bir yana üste para koymanız gerekebilir, eğer gecikirseniz ödemeniz gereken fiyat artabileceği gibi rakiplerinizin de aynı şirketi satın almak istemesi sonucunda, hiç alamayabilirsiniz de…Halka açık şirketlerin yöneticilerini de en çok endişelendiren konu budur. Önemli bir hedefi rakibe kaptırmak ve göreli pazar payını kaybetmek. Geç kalacağına erken davran. Bugünlerde yaşadığımı işlem ve fiyat artışının bir izahı da bu psikolojidir. Siz almaya hazır olduğunuzda almak istediğiniz şirket çoktan düğünü yapmış olmamalıdır.

Tüketim malları üreten şirketlerin yeni pazarlara açılmasının en çabuk yolu yükselen ekonomilerde şirket satın almak olarak görülüyor.

İşlem sayısı bu iştaha oranla fazla artmamış gözüküyor. Ana neden almaya değer şirket sayısının fazla olmaması. Avrupada yapılan işlemlerin önemli bir kısmı problemli şirketlerin ehven fiyatlardan el değiştirmesi veya problemli şirketlerin sahip oldukları kaliteli varlıkları elden çıkarma ihtiyacı nedeni ile olmuş durumda. Bilhassa finans sektörünün içi ve civarı bu tür işlemlerden oluşuyor.

Gıda, sağlık, destek hizmetleri, enerji dağıtım gibi sektörler çok revaçta. Krizde de ciro dayanıklılıkları olduğu için…sağlam kontratları olduğu için….müşteri bağımlılığı oluşturdukları için….

Özel sermaye şirketleri de kısmen krizden önce topladıkları yaklaşık 1 trilyon doların üstünde oturuyorlar. Onların da yatırım yapmaya ihtiyaçları var.

İştah ortada ama 2 büyük engel de hala orada duruyor.

  1. Satın alma finansmanı çok zorlaştı. Alıcı ile satıcı arasındaki fiyat uçurumu da henüz kapanmadı. Örneği kriz öncesinde bir özel sermaye şirketi işlemin %80’i için borç finansmanı bulabilrken şimdi bu rakkam azami %50.
  2. Şirketinin diğerlerinden daha iyi olduğunu düşünen satıcılar, nerdeyse kriz öncesinden daha iyi fiyat beklentisine girmiş durumdalar. Kriz dolayısı ile iyi fiyata şirket almak için alışverişe çıkan alıcılar ise şaşkın.  Almak istemeyecekleri şirket ölü fiyatına, almak istedikleri ise çok pahalı…

2010 ve sonrasında kesin olan bir şey satınalmaların finansmanında daha fazla sermaye daha az borç göreceğiz. Bu piyasanın alıştığı likidite fazlasını herhalde 5 yıl daha görmeyiz.